MİLATTAN ÖNCESİ
Milattan önce, kentin Orta Tunç Çağı'nda bir Asur tabletinde
Ki-li-zi adı ile geçtiği görülüyorsa da bu ismin Irak
topraklarında ve Bağdat ile Musul arasında bir yere de
isim olarak verildiği görülmekledir. İsmin aslında nereye
ilişkin olduğu açık değilse de, M.Ö.1525'te Hitit Kralı I.Hatusil,
Toros geçitlerini aşarak Kilikya üzerinden Karkamış'a
kadar bir bölgeyi egemenliği altına almıştı.
1450'de Mısırlılar da bölgeyi işgalleri allına almışlar, I.Tıglat
Plaser'in krallığı döneminde Asurlular Akdeniz'e kadar
sınırlarını genişletmişlerdi. Kentin adının o zamandan
şimdiki Kilis'e isim olarak verildiği kabul
edilebilir.(Engin Özgen."IV. Araştırına Sonuçlan
Toplantısı" 26-30 Mayıs 1986) Hititler dönemine ilişkin
kalıntılara, taştan yapılma el değirmenlerine, bazali
taşlara işlenmiş figürlere en çok yörenin Telhaheş ve
Ravanda köylerinde rastlanmaktadır.
Kilis'in coğrafi koşullan, özellikle doğası ve verimli
toprakları nedeniyle, tarihte güçlü devletlerin ilgisini
çekmiş, Makedonyalı İskender, İran Kralı Dara veya
Daryüs'ün istila ve kavgaları, hu topraklarda cereyan
etmiştir. M.Ö.356'da Makedonya'dan yola çıkan Büyük
İskender, 40 hin yaya, 5 bin atlı askerle, kuzey batıdan,
güneydoğuya doğru bütün Anadolu topraklarını karadan; Ege
ve Akdeniz'i de, 160 parçadan oluşan donanması île geçerek,
İskenderun körfezine dayanmıştı.
Cambridge Üniversitesi yayınlarından,"Dünya Tarihi"adlı
kitabın Ortaçağa ilişkin cildinde (Medieval History c. 11)
hu konuda oldukça bilgi verilmiştir.
M.S. IV. yüzyılda büyük bir açık hava tiyatrosu İle 117
000 nüfuslu, birçok yolların kavşağında Cyrrhus adıyla
(Aynı yapıt harita No.18), şimdiki Kilis'in 10 km. kadar
batısında gösterilmiştir.
Bir söylentiye göre de Azez'in Timurlenk tarafından yakılıp
yıkılmasından sonra halkının Kilis'e göçerek burayı
kurduğu veya mevcut bir köyün Kilis olarak gelişmiş
olduğudur.
İskender, İ s u s ta, (şimdiki Ayas köyünün bulunduğu yerde)
Daryüs ile yaptığı savaşı rahatlıkla kazanmış,
İskenderun'u kurmuştu. Buradan doğuya ilerleyerek, Kiris'
e geldi.(Büyük bir olasılıkla Kiris mevcuttu) bu kente,
Makedonya'da aynı İsmi taşıyan kentin adını vererek,
buradan Mısır'a doğru yoluna devam etli. İskender'in
adlandırdığı kente, Türkler KİLİS dediler.
İSUS zaferinden sonra Mısır'a doğru yoluna devam ederek
Hindistan'ı bile zapt etmiştir. İskender’in yöreye
egemenliği on yıl sürdü. İranlılar zamanında, sadece vergi
ödeyen topraklar üzerinde bayındırlık eserleri yükselmiş,
bölgede bir kültür merkezi olarak Cyrrhus kurulmuş,
tahminen açık hava tiyatrosu bu dönemde yapılmıştır.
Kentin, eski çağlarda birçok kültür ve uygarlık merkezinde
görüldüğü gibi, bir surla çevrili olduğu, bu nedenle de "Kuris
Kalesi" (bazılarınca Kuris veya Kirişten bozma olarak
Horoz Kalesi) veya Koris, Korus Kalesi olarak kaynaklara
geçirildiği anlaşılıyor. Antik çağda bu nedenle adı, Kilis
diye ne batı ne de Arap kaynaklarında geçmiyor.
Şimdi bulunduğu yerde ise, kale veya sur yoktu. Hiçbir
dönemde olduğunu da sanmıyoruz. Ancak; şimdiki yer, küçük
bir yerleşim merkeziydi. Çünkü yörede savunma amaçlı
kaleler Azez, Kiriş ve Ravanda dır.Re's il Osman dağında
"Karga Kalesi" adıyla söylenen harabenin, şimdiki kente
çok uzak olması nedeniyle Kilis'in savunma mekanı veya
kalesi olduğu savı, yanlış düşünülmektedir. İ.H.K
(Bak.S.312)-Osmanlılar döneminde kale yaptırıldığından söz
ediyorsa da, gerçekçi bir görüş sayılamaz. Çünkü bu
dönemde artık kentleri kalelerle savunma terk olunmuş,
topun icadı bunu olanaksız kılmıştı.
Evliya Çelebi'nin sözünü ettiği sur da, sadece Com
Kürtleri'nin saldırısından korunmak amacı ile alınan basit
bir önlemden başka bir şey değildir. Bitişik, dışa
penceresiz, kırsal alanlara çıkışı sağlayan kapılardan söz
edilebilir.
Kiris adının İran imparatoru Keyhüsrev' den bozma olduğunu
iddia edenler de vardır. Doğu ve Batı Dilleri'ne ve
kaynaklara Kurus, Kirus, Korus biçimlerinde geçmiştir.
İskender M.Ö.323'te 33 yaşında öldü. Kurduğu imparatorluk, üç
generali arasında paylaşıldığında, Kiris çevresi ile
birlikte general Selefki'nin payına düştü. Bu nedenle, M.Ö.281
yılında kurulan devletin adına Selefkiler Devleti adı
verildi. Başkenti Antakya olan devlete, Kilis, 227 yıl
bağlı kaldı. Oylumhüyük kazısında Selefki Devletine
ilişkin sikkeler bulunması bu bilgileri doğrulamaktadır.
Selefkiler döneminde Kiris, Halep'ten daha önemliydi ve Halep
buraya bağlıydı. Halep’in o zaman adı, Birva olarak
geçmektedir. Kiris, KİRİSTİKİ Eyaleti'nin merkeziydi.
Fırat'ın batı kıyılarından, İskenderun Körfezine kadar
uzanıyordu.Hristiyan kitapları, Halep'i Birva diye yazar.Hitti
Ürya adında bir aziz veya peygamberle ilişkili olduğu
iddia edilen mezar, Kilis ve çevre halkınca hala kutsal
bilinir.
Hazreti Davut'un Dülük'te iken, Kiris'teki kumandanına mektup
yazarak Ürya'yı ileri hatlara gönderip ölmesini sağladığı
Tevrat'la açıklanır.İddiaya göre, Ürya'nın güzel karısını
yıkanırken görüp, aşık olunca, Ürya'nın ölmesini
sağlamış.Hazreti Davut , günahının affı için tövbe etmiş
ve tövbesi kabul edilmiş, bu evlilikten Hazreti Süleyman
dünyaya gelmiştir.
Milattan öncesi için, bunlar dışında daha fazla bilgi yoktur.
Oylumhüyük kazılarının sonuçları alındıkça,daha doğru
bilgiler elde edilebileceği umuluyor.
MİLATTAN SONRASI
Selefkiler Devleti, M.S.64 yılında Romalıların gelişi ile
ortadan kalktı. Yöre bir Roma eyaletine dönüştü. Romalılar
zamanında KİRİS ve çevresinin daha geliştiği anlaşılıyor.
Zamanla toprak altından çıkan eserler ve yazılar okundukça
bilimsel açıklığa kavuşulacağı kuşkusuzdur. Kiris bir
rahipler kenti olarak da bilinir. Burasını rahipler
yönetirmiş.
ORTAÇAĞ
Ortaçağda adı hemen hemen geçmez.IX.yüzyılda Patrik
Dionysius'a karşı çıkan bir isyan dolayısı ile adına
rastlanıyor.Roma egemenliğine girdiği zaman, "Ciliza Şive
Ürmagigant" olarak adlandırıldığı bilinmekledir.
Açıkhava tiyatrosunun büyüklüğü, işlenmiş mermer başlıklı
sütunlar üzerine oturtulmuş taş yapıları nedeniyle, zengin
bir kültüre merkez olduğu sonucuna varılmakladır.
Hitti Ürya'nın mezarının burada olması, Hıristiyanlarca
olduğu kadar, l Müslümanlarca da kutsal bir mekan olarak
tanınmasını sağlamıştı. Yakın zamanlara kadar (şimdi
Suriye sınırları içinde) Kilis halkı, belli zamanlarda
buraya gelip kurbanlar keser, cuma günleri camisinde
mevlit okuturlardı. Kilis evkaf kayıtlarında buraya
vakfedilmiş birçok emlâke rastlanmakladır.
Kiris'in V.yüz yıldan sonra sönmeye başladığı, harap olduğu,
halkının doğuya göçtüğü, KİLlS'in şimdiki yerinde bu
isimle ortaya çıktığı anlaşılıyor. Kentin şimdi bulunduğu
yerde Kilis adıyla gelişmesi, Mısır-Türk Kölemen Devleti
zamanında,1250 yılından sonra başladı. Fakat Kölemenler
döneminde ancak, köy-kent konumundaydı.
İSLAM FETHİ
Kilis'in Orta Çağ dönemi; İslam fethi, Abbasi Halifeleri
egemenliği gibi önemli olaylarla özetlenebilir. İslam
fethinde, Kilis adı geçmez. Arap tarihçileri örneğin (Hama
Prensi Melik-il Müeyyet' tin yazdığı) Ebülfeda Tarihi'nde
yoktur. Coğrafyası'nda, Halep ile Adana arasında bir yer
olduğu yazılı olup, fazla bir bilgi verilmemiştir.
Balazuri, "Fütuh’ul Büldan" adlı kitabında M.S.63S yılında
Kiris'in, KURİS (Adıyla) fethedildiğini yazar.Hazreti Ömer
zamanına rastlayan fetih ise, savaşsız başarılmıştır.
Bölge o zamanlar, Bizans egemenliğinde bulunuyordu, İslam
Ordusunun Genel Komutanı, Yezid Bin Ebu Süfyan, Ordu
Komutanı da Ebu Ubeyde Bin Cerrah'tı.Fetih, şöyle bir plan
içinde gerçekleştirilmişti:
Ebu Ubeyde Bin Cerrah, Şam'ın fethinden sonra, Amr bin As'ı
Filistin'de bıraktı.Şerafıbil Bin Hasene'yi de Ürdün'ün
fethi ile görevlendirdi.(Şerahbil Bin Hasene veba
hastalığına yakalanıp Ürdün'de öldü) Kendisi, sonradan "Suğur"
veya Abbasiler döneminde "Avasım" olarak adlandırılmış
olan Halep çevresine geldi.
Önce Halep üzerine yürüdü. Halep savaşmak istemedi. Ahali
kendisinden aman diledi. Surlarına, kiliselerine
dokunulmaması koşulu ile teslim oldu. Ordu Komutanı, kafa
vergisi ödemek, topraklarında cami inşa etmek koşulu ile
sulh imzaladı. Halep gibi sağlam bir kalenin teslimi,
çevredeki kent ve kaleleri de teslim olma yönünde
etkiledi.
Ordu Komutanı, Halep'te işleri yoluna koyduktan sonra çevre
güvenliğini tümüyle sağlamaya koyuldu, ilk iş olarak
Maarat-ı Mısrin ile Halep arasında dirlik ve düzenliği
bozma eğilimindeki Com, Sermin, Mert İhvan (Mertevan),Tizin
köylerini işgal etli.Com ve çevresinde Kürtler yaşıyordu.
(Dikkat çekicidir,XlX. yüzyıl boyunca da Com denilen yöre
Kürtleri, Kilis'in asayişini hep bozuyordu.) Ordu öncüsü
İyaz Bin Ganem, yörenin başta gelen kentlerinden Halep,
Antakya, Kiriş gibi önemlilerini sulh yolu ile İslam
ülkesine katmıştı.Ebu Ubeyde, Azez ile Cebrin köyleri
arasında bir noktada karargah kurmuştu. Rahiple sulh
anlaşması burada imzalandı.
Olgunluk yaşına gelmiş erkeklerden kırk dirhem kafa vergisi, altın
sahiplerinden dört dinar, Müslümanların iaşesinin
sağlanması için, her ay iki meda buğday, üç kıst
zeytinyağı, bal ve et alınması şart koşulmuştu.
Halep'in güneyindeki Kinnesrin (Kalçis) bağımsız ordugah
olarak, Membiç, Dülük (Şimdiki Gaziantep), Ra'ban (Şimdiki
Araban), Kiris, Antakya, Tizin, ayrı bir örgüt oluşturmuş,
bundan sonra, Bizans'la komşu olan bu yörelere Avasım adı
verilmiştir. Müslümanlar Diyar-Rum denen Bizans
topraklarına yaptıkları askeri hareketler sırasında Avasım
denilen bu yerleşim merkezlerini, sığınma noktaları olarak
kullanmışlardır. Abbasiler döneminde Avasım örgütünün
başkenti Membiç, (şimdiki Mumbuç), 637' de de valisi
Abdülmelik Bin Salih Bin Ali idi
Dört yüzyıllık bir süre için Kilis'e ilişkin başkaca bilgi
yoktur.
XI. yüzyıla kadar bölge, Müslüman Araplarla Bizans
arasında el değiştirip durdu. Müslümanların Kiris bölgesi
halkına saldıkları vergilerin ağırlığından, ekonomik ve
tarımsal zenginliği daha o zamanlardan ortaya çıkmaktadır.
b) YÖREYE TÜRKLERİN GELİŞİ
Türklerin gelişi VIII. yüzyılda başlar. Harun Reşİt, El-Mehdi
döneminde Ortaasya'dan kopan İslamiyeti kabul etmiş olan
Horasanlı Oğuz boyları, bölük bölük Abbasiler'in hizmetine
girmeye başladılar. Bizans'tan zapt olunurken harap olan
Anazarba (Kadirli olabilir) Kalesi onarılıp bu Türk
boyları yerleştirildi. Bunlardan yönetieiler işbaşına
getirildi,
Özellikle El-Mehdi zamanında, Türkler uç bölgelerde yoğunlaşmış,
çoğalmışlardı. Türklerin savaşçılığı nedeniyle, 787'de
Harun Reşit, Tarsus'a 3.000 Horasanlı er göndermişti.
Halife El-Mütevekkil Alallah döneminde, uç kentler tümüyle
Türkleşmiş, Türkler Anadolu içlerine sızmış, Bizans
egemenliğindeki yerlerde küçük küçük yurtlar
oluşturmuşlardı. Özellikle, İslamiyet'i kabullenip
özümseyen Türk Dervişleri, "Dervişane Bacıyan", "Dervişanı
Ahiyan", "Dervişanı Kazıyan", adları altında
dolaşarak,Türk kültürünü Anadolu'ya taşımış bir toplumsal
alt yapı oluşturmuşlardır. XI. yüzyılda,Türk boylarının
"Atabek" (Selçuklu şehzadelerinin hocalarına verdikleri
adı bunlar sonradan küçük prenslikler haline gelmişlerdi)
adında devletçikler kurduğunu görüyoruz. Bunlara Suriye
Selçukluları deniliyor. 1151'de, Haçlıların, Atabek
Nureddin Mahmut'tan Kiris, Azez, Telbaşar, Ayıntap,
Telhalit, Ravanda, Dülük, Maraş, Besni'yi zaptettiği
görülüyor.
Fakat kısa bir süre sonra,Türkmenler tekrar bu yerleri
Haçlılardan geri aldılar. Yüz yıl kadar, Kiris'in
Atabekler yönetiminde kaldığı, bu dönemde tümüyle sönerek
yerini Halep'e bıraktığı anlaşılıyor.Selahaddin-i
Eyyubi'nin Mısır'daki Valiliğini bir devlete dönüştürüp,
bölgeyi de bu devlete kattığı, 1250'den sonra, bölgenin
Halep'le birlikte Mısır-Türk Kölemen Devleti egemenliğine
geçtiği görülüyor. Kölemenler zamanında, artık Kiriş veya
Kuris diye bir kentten söz edilmediği gibi, şimdiki
Kilis'in de önemli bir konumda olmadığı görülmektedir. Bu
dönemde, Kölemenlerle Bizans arasında önemli merkezler
olarak; Ravanda ve Azez'in adı geçer. Bölgenin önemli
yerleri: Şizer, Kalt-ün-Necm (Mumbuç) Bekas (Asi üzerinde
bir yer olabilir) , Harim (şimdiki adı Demirköprü), Bakras
(O zamanlar Kilikya Ermenileri sınırında bir kale) ,
Derbsak (Karasu üzerinde bir kale), Hacerşağlan (Bir kale)
, Ravanda (Şimdi Polateli. adı eskiden Mumbuc-u Fevkani,
Yukarı Mumbuç'tu), Antep (Gaziantep) , Besni , Gerger ,
Sermin (Maarat-i Mısrin ve Mertevan), Kefertap, Bali (Rasasaf’la
beraber) Kilis, Abbasi Halifelerinden El-Muti' Lillah Eb-ül-Kasım-ıl
Fazl'ın zamanında Bizanslılar yeniden ele geçirmiş, 962'de
Seyf-üd Devle'nin oğlu, Sa'-üd Devle tarafından geri
alınmıştı.
XII.yüzyılda Ravanda (1183) , Eyyubi Devleti egemenliği
altına girdi. Batı kaynakları burasını "Ravendel" kenti
olarak yazmaktadırlar.(Bak! Steven Runcıman."Haçlı
Seferleri Tarihi" C.I.-S.156) Eyyuboğlu El Melik-ün Nasır
Yusuf diye yazılı olan kitabesinden, O'nun tarafından
onarılıp kullanıldığı anlaşılmaktadır. Eyyubi Devleti
sonradan Türk Kölemen (kölelikten gelen Türk askerlerin
oluşturduğu bir askeri aristokrasi devleti) devletine
dönüşmüştür.
1260'la Mısır-Türk Kölemen Devltii Sultanlarından
El-Melik-üz-Zahir Baybars zamanında, Moğol istilası
durdurulmuş, bu devletin sınırları içine katılmıştır. Bu
hükümdar, Azez Kalesi'ni yenilemiş ve savunmaya elverişli
hale sokmuştur. Azez (Kilis'e 18 Km.) ve yöresi; Varoşu
geniş, 300 köyü ve geliri ile, 200 atlı asker çıkaracak
çapta idi. 1393 'te, bölgede Timur'u görüyoruz. Bağdat'ı,
tüm Kuzey Irak'ı, Halep'i zapteden Timur, Azez ile
birlikle şimdiki yerinde büyük bir köy olan Kilis'i de ele
geçirmişti.
c) TÜRK KÖLEMENLER DÖNEMİ
Merkezi Kahire olan, Mısır-Suriye Türk Memluk imparatorluğu
1250 yılında kurulmuştur. Devletin sınırları, Kilis'in de
içinde bulunduğu Avasım veya Süğur denilen Anadolu'ya
açılan bölgeye kadar uzanıyordu.
Kuruluşu ve kültürel yapısı, kamu yönetimi örgütlenmesi,
Türk-Selçuklu niteliğindedir. Devlet Başkanı Sultan,
seçimle işbaşına gelir, fakat ölünceye kadar saltanat
sürerdi. Devlet geleneğine göre, sultan seçmenlerinin
eğilim ve isteklerini kollamak zorunluluğundaydı. Güçlü
ordusu,Türk-Arap karması olarak oluşturulmuştu. Fakat
asker çoğunluğu Türklerdeydi.
Türk-Kölemenlerin kuzey sınırı 16.yüzyılda, Adana'yı da içine
alıyor, Maraş ve çevresi de bu devletin egemenliği altında
olmakla beraber; Dulkadiroğullan Beyliği yarı bağımsız, ve
zaman zaman Kölemen Sultanlarına kafa tutuyordu.
Bir yanda Bizans, bir yanda Dulkadiroğullan Beyliği, bir
yanda Bizans'a bağımlı Kilikya Ermeni Krallığı, XIII.
yüzyılın sonlarına doğru yıldızı parlamaya başlayan
Osmanlı Beyliği'nin giderek artan ağırlığı ortamında,
Mısır-Suriye Türk Kölemen Devleti,1250-1516 yılları
arasında 266 yıl Kilis'i yönetiminde tutmuştur.
Bu zaman içinde, Kilis'in fazla gelişemediği, kent haline
geçemediği anlaşılmakladır. Fakat, tam bir köy de
sayılmadığı, bazı yapıları ve kurumlan ile (şimdiki
deyimle) Köy-kent bir yaşam sürdürdüğü söylenebilir.
Şıhlar Mahallesi'nde, Ulu Cami ile Eşref Kasteli Çarşısı
arasındaki çeşmenin, Memlüklü Hükümdarı Melik-ül Eşref
Kayıt Bey tarafından veya Melik-ül Eşref Canbolat
tarafından 1468-1496 tarihlerinde yaptırıldığı ve bu adı
aldığı ileri sürülmekledir. Bir olasılık da, Canbolal
Bey'in Memlüklü Sultanlığı'nın Halep Valiliği döneminde
yaptırıldığıdır.Zaman zaman, Kilis Dulkadiroğulları'nca da
yönetilmiştir. Kilis toprakları coğrafyası, bir mikroklima
özelliğine sahip olması nedeniyle, tarımda özel yöntemler
geliştirilmiştir. Bu yüzden gelişmesi giderek artmıştır.
Kilis'in askeri açıdan önemli bir konumu yoktu. Askerlik ve
savunmada önem taşıyan yerler, Azez ve Ravanda idi.
Ravanda, özellikle Haçlı Seferleri sırasında Telbaşar
(Veya Türbesel) Antakya yolu üzerinde önemli bir kentti.Azez
Kalesi Maraş-Halep yolu üzerinde olduğundan önem
taşıyordu. Halep ise, Türk-Kölemen topraklarında birçok
yolların kavşağında bölgenin en önemli ticaret ve kültür
merkeziydi. Fakat, Kilis’in tarihi konusunda Halep adına
yayınlanan tarihlerde gerekli bilgi çıkarılamıyor.
Özellikle Kilis Tarihi'nde Kölemenler dönemi, yeterli
kaynak bulununcaya kadar yarı karanlıkta kalacaktır.
ORTA ÇAĞDA ORTADOĞU VE ANADOLU'DA DURUM
XIII. yüz yılda, Ortadoğu ile Anadolu'da durum özetle
şöyledir:
1- Fırat'ın doğusunda ilhanlılar Devleti,
2- Fırat kıyılarından batıya İslahiye’ye kadar Mısır
Memluk Türk Devleti,
3- İslahiye’den batıya doğru Silifke'ye kadar, Bizans
egemenliğinde Ermeniler,
4- Memlüklüler Devleti'nin bitliği noktadan, Fırat'tan
batıya doğru Sultanönü'ne kadar Rum Selçuklular (Anadolu
Selçukluları) Devleti,
5- Karadeniz kıyılarında, Trabzon Rum Devleti,
6- Sultanönü'den batıya Marmara Havzasında Bizans Devleti.
Anadolu Selçuklularının başında Alaeddin Keykubat
bulunuyorsa da, Moğol-İlhanlılar Devletinin vesayeti
(Mandası) altına girmiştir.
TÜRKLERİN İKİNCİ GELİŞLERİ
XI.yy.'da Ortaasyadan Batı Anadolu'ya göç eden Oğuz
boylan, Anadolu'da, önce Kastamonu'da Hüsameddin Çoban
Bey'in başkanlığında dolaştılar. Daha sonra Selçuklu
Devletince XIII. yüzyılda Moğollar' ın önünü kesmek üzere
Kilis yöresine gönderildiler. Bunlar arasında Kayılar da
vardı. Hüsamettin Çoban Bey yönetiminde dolaşıyorlardı.
Moğollar' ın önüne geçilmez baskıları ile yeniden kuzeybatıya
döndüler. Kafileden bazıları dağınık parçalar halinde
Kilis'e gelip yerleştiler.
Necip Asını Bey (Yukarıda adı geçen makalesi) Michaud'un
Haçlı Seferleri Tarihi'ne dayanarak; "Kilisli Türkmenler,
birinci Haçlı Seferi sırasında, ikta hakkıyla elde
ettikleri topraklarını ve dinlerini, Flandre Dükü
emrindeki orduya karşı korumak amacıyla eyleme
geçmişlerdi. Bu tarihi olay, buradaki Türkmenlerin ilk
Selçuklularla oraya geldiklerini kanıtlamaktadır." der.
Hüsamettin Çoban Bey yönetimindekilerden bir bölüğü, bir
süre Kilis yöresinde dolaştıktan sonra, Ankara bölgesine
sonra da kuzeybatıda Bizans sınırında bir Uç Beyliği
oluşturdular. (H, Namık Orkun Türk Tarihi C.4 S.138)
Hüsamettin Çoban Bey'den sonra, Gökalp ve Gündüz Alp ve
bunların ahfadından Ertuğrul Bey, Selçukluların Uç Beyi
olarak 128I'de ölünce, yerine 23 yaşındaki oğlu Osman
geçti. On sekiz yıl sonra Türk Osmanlı Devletini
oluşturdu.(l299)
Anadolu Selçuklu Devleti zayıflayıp ilhanlılar mandasına
gcçince, beyliklere bölünmüş, güneydoğuda Moğolların
önünden kaçarak Elbistan çevresine gelen Dulkadiroğlu'nun
kurduğu Dulkadir Beyliği ve Osmanlı Devletî tarih
sahnesine çıkmıştı.
Bu sırada Kilis,Türk Memluk Devleti sınırları içinde idi.
Dulkadiroğulları, bölgede Memluklülerle Anadolu Selçuklu
Devleti arasında bir tampon beylik oldu. Osmanlı Devleti
ve Memlükklüler arasında da aynı rolünü sürdürecektir.
Dulkadiroğulları bununla da kalmayacak, kültürel alanda da
bir köprü olacaktır. XIII. yüzyıldan başlayarak, yöremiz
için ancak Dulkadiroğluları Beyliği'nin kültürel ve
toplumsal kurumlarına dayanılarak fikir edinmek olanağı
vardır. Son araştırmalar, bu konuda az da olsa, bilgiler
içeriyor. (Dulkadiroğlu Beyliği Atatürk, Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu,Türk Tarih Kurumu Yayınları VII dizi. Sa.
108 Prol. Dr. Refet Yinanç) Mısır-Suriye Türk Kölemen
Devleti'nin, Eyyubi Devleti'nin bir devamı olduğunu
yukarıda belirtmiştik. Sahneye 1250'de çıkmıştı.Genç ve
sağlam doğan bu devletin kurumları, Selçukluların
tıpkısıdır.Onların tımar kurumu aynen alınmıştı.Tiirk
kimliği ile giderek güçlenen bir devletti.
Bizans ile Sivas'taki Danişmentoğulları, Ermeniler, Moğollar,
Anadolu'dadırlar. Türkmenleri asker ve vurucu güç olarak
kullanan Anadolu Türk Beylikleri, birbirleri ile
uğraşmakta iken, bu düzenli ve genç Kölemen devleti,
ağırlığını her fırsatta hissettiriyordu. Moğollar, gerek
Anadolu'da gerekse güneyde Irak'ta, yakıp yağmalıyor,
Irak'ın Moğollar tarafından işgaline Çukurova Ermenileri
de katılıp yardım ediyorlardı.
Ermenilerin bu katkısına karşılık, birçok kaleler ve
kentler, Hulagu tarafından Ermeni Prensi Hetum'a verilmiş,
Ravanda Kalesi de Moğol egemenliği altına geçmişti, işte
bu ortam içinde, gücünü hissettiren Kölemenler, 1260’ta
Filistin'de Ayn-Calut'ta Moğolları büyük bir yenilgiye
uğrattılar. Zaferden sonra, Suriye topraklarını aşarak,
Kilis, Ravanda gibi Avasim denilen kentleri ve yerleri
egemenlikleri allına aldılar.
Kölemenler, zamanla bu yöreleri de aşmış, Adana'daki
Ramazanoğlu Beyliği'ni kendilerine bağlayıp, Toros
Dağlarına dayanmışlardır. Mısır ve Suriye'de Memluklüler
dönemi,Türk kültürünün, dil ve edebiyatının gelişme ve
yücelmesini sağladı. Aristokratlar ve bürokratlar, Türkçe
konuşuyordu. Memluk Sarayı'nın Türkçe'yi resmi dil olarak
kullandığı, Kansu Gavri'nin Yavuz Sultan Selim'e yazdığı
resmi yazıdan anlaşılmaktadır. Araplar bu yüzden Türkçe
öğrenmeye çalışıyordu.Memluklüler zamanında, bu ihtiyacı
karşılamak için, Kaşgarlı Mahmut'un Divan u Lügat'it
Türk'ü, yazışından iki yüzyıl sonra, herkesçe aranır bir
kitap olmuş, çoğaltılmaya başlanmıştır! Osmanlı
Devleti'nin bazı örgütleri, Türk Memluklüler'i taklit
ederek kurulmuştu. (Bak.'Tarih II. Ortazamanlar Maarif
Vekaleti- İstanbul Devlet Matbaası 1931 .S.256)
Elbistan'ı merkez yapıp güçlü bir Beylik oluşturmuş olan
Dulkadirliler de bölgede önemli rol oynamaktaydı.
Kölemenler'e kafa tutan Dulkadirliler, XV.yüzyılda başlıca
sorunlardan birini oluşturmuştur.Dulkadiroğulları,
Kölemenlere bağlanmış olan Ramazanoğulları ile araya
giriyor, yolları tehdit ediyordu.XV.yüzyıla yeni bir Türk
Devleti olarak giren Osmanlılarla Kölemenler arasında
tampon rolü oynuyor, Osmanlı-Kölemen ilişkilerinde, kah
birinin kah diğerinin lehinde tavır koyup ağırlığını
hissettiriyor, ödünler koparıyordu.
Ravanda ve Azez gibi askeri önemi olan yerleşim merkezlerini zaman
zaman ele geçiriyor, toplumsal kurumları, zengin kültürü
ile etkiliyordu. Aslında; Kilis, Azez, Ravanda da
Dulkadirliler gibi Türkmen aşiretlerinin çeşitli boy ve
oymaklarından oluşmaklaydı. Gelenek-görenek, kültür
birliği vardı. Dulkadiroğlu Beyliği içindeki yerler,
l085'te Türk Kumandanı Emir Buldacı tarafından
fethedilmiş, fakat 1103' te Haçlıların eline geçmişli.
Ancak, iki yıl sonra Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan
tarafından geri alınmıştı. Ermeniler de, kah Antakya'daki
Haçlı Prensi Tankred' e, kah Bizans'a dayanarak bölgede
tutunmaya çalışmaktaydılar. Kilis'teki bir çok yatırların,
bu savaşlar sırasında şehit düşmüş müslümanlar olduğu
sanılıyor. Çünkü; İslam fethi sırasında bu topraklarda
savaş olmamış, sonradan halk bunlara bazı sahabelerin
adını vermiştir.
KİLİS'TE TÜRKMEN KÜLTÜRÜ
Türkler Karahanlı Devleti zamanında İslamiyet'i kabul
ettikten sonra yeni bir kültür oluşmaya başladı.Oğuzlar'ın
bu dine girenlerine Müslümanlar, Türkmen dediler. Bu ad,
Müslüman Türk anlamında kullanılmıştır. Sonradan sadece,
göçebe yaşamı sürdürenlere Türkmen dendi. "Esasen bu ismin
kendilerine Mehmet Gaznevi tarafından Seyhun kıyılarından,
Horasan vilayetine geçtikten sonra verildiği ve bundan
önce Oğuz ismiyle tesmiye (adlandırıldıkları) olundukları
bilinen bir keyfiyettir".(Bak cilt 3 s.532)Yerleşik düzene
geçenlere ise, Oğuz veya Türk denilmeye başlandı. XII.yüzyılda,
Anadolu ve Suriye Selçukluları denilen Türkler, bölgede
önemli kültürel kurumlar oluşturdular. Bunlar
Dulkadirlileri, onlar da tüm "Avasım" denilen büyük bir
alanı etkiledi. Kilis Türkmenlerinin kullandığı
sözcüklerle dolu kanunnameler, bunların içerdiği kurallar,
kültür ve yaşam beraberliğini açıkça ortaya koyduğu gibi,
Ağcakent gibi bazı Kilis köylerinin Dulkadirliler'in tımar
veya hassı olarak Halep Evkaf Defteri'nde yazılı olması
da, bu beyliğin yöredeki varlığını ve etkisini
kanıtlamaktadır.
KİLİS VE ÇEVRESİNDEKİ KÜLTÜREL YAPI
1242 'de Anadolu Selçuklu Devleti sınırları, Maraş'tan
Şam'a kadar bir alanı kapsıyordu. Diğer yandan, Moğolların
önünden kaçıp Elbistan ve çevresine yerleşerek
Dulkadiroğulları Beyliği'ni kuran Türkmenler, toplumun
kültürel yapısı açısından, bize fikir verecek bazı
kurallar uygulamışlardı. Kilis bu yıllarda ancak, Belde
niteliğindeydi. Kent veya (şimdiki adı ile belde sayılıp)
belediyelik yerlerde de alınan resim ve harçlarla ilgili
şu ilginç kurallara rastlanıyor:
Ve ihtisap (belediyeler için ) hususunda dükkancılardan bin
iki yüz pare ve bisat yayanlardan bin pare ve
ekmekçilerden üçyüz pare ve börekçilerden yüz pare ve
aşçılardan yüz pare ve helvacılardan elli pare ve
şerbetçilerden elli pare ve lakyacılardan otuz pare ve
başmakçılardan yüz pare ve tacirlerden ve çerçilerden iki
yüz pare ve kasaplardan üç yüz pare ve peynir ve yoğurt ve
balık ve bunların gibi ki pazara gele satıla üç yüz pare
ve bir hamil hasır (Hasır şilif olmalı) ve bir hasır ve
bir yük soğandan bir batman alına. Ve narh virdükleri
eyyamda bin iki yüz pare amma üç defada olur biri baharda
ve biri güzde ve biri kış ortasındadır. Ve hakkı bisat ki
zikr olunmamışdır her bisata üçer Osmani ve etmekçilere üç
defa narh virilür ayda üçer akçe alınur ve börekçi ve
helvacı ve şerbetçilerden ayda üçer +akçe ma'dası üç defa
alınır.Kölemenlerin uygulamaları bilinmiyor. Buna yakın
kurallar uyguladıkları, devlet yapılarının Selçuklu
olmasından tahmin edilebilir.
KİLİS YÖRESİNDE TÜRK BOY VE OYMAKLARI
Mısır-Suriye Türk Kölemen Devleti zamanında, Kilis ve
çevresi Oğuz boylarından oluşuyordu. Kayılar'ın Kilis'e
geliş nedenini yukarıda açıklamıştık. Kayılar'ın kökeni
Ergenekon Destanı'na dayanır. Ergenekon denilen yere kaçıp
kurtulabilen Göktürk Prenslerinden biri Kayı, diğeri de
Dokuzoğuz'du. (Türk Tarihi.Yılmaz Öztuna C. l S 172)
Hüsamettin Çoban Bey ile Gündüzalp ve Gökalp Kayıların
Beyleri idiler. (Hüseyin Namık Orkun. Türk Tarihi. Cilt 4
S. 138) Bunların bir parçası olan "Küçtemurlar" Kilis'te
hala yaşamakta ve bu soyadını taşımaktadırlar. Kayıların
Kilis'te kent yaşantısına geçtikleri ve Kilis ağzının
bunların etkisi ile oluştuğunu tahmin ediyoruz.Kayı
soyundan olan Osmanlı Hanedanından insanlar hala "Sölorum","Anlorum"lu
sözcükler kullanmakta; Kilis, Adıyaman yöresi hatta bu
etki altında Ermeniler de bu ağza benzer konuşmaktadır.
KİLİS'TE BAŞLICA TÜRKMEN BOYLARI
1) BEYDİLİLER:
Bunların orukları (cemaatları) da şunlar; Taşbaş, Bozkoyunlu
Şimdanlı, Kuzacaklu, Başıbüyük veya Karahasanlı, Süleli,
Otamışlı Mahmudhacılı, Sıcanlu, Beymeşelü, Hacı güzel,
Seyhlu, Göneç,Tatalu Emenekli Döğeri, Bayınlu, Emenlüklü,
Haliceli, Kaazlu, Cumalu, Bekillu, Büyükkaracalu, Yağrıcı
(Beydiliye bağlı), Necmeddinlii, Gülen, Kürdler, Çakırlu,
Dimleklu, Kayas, Alagözlü, Ulaşlu, Arablar, Yozlu,
Borluklu, Kolanlu (Beydiliye bağlı), Budaklar.Yüzlü veya
Yozlu, Çakırlar, Karaşeyhlu, Karlu, Borkoyunlu, Döğerlu,
Gidikler, Selaheddinlü, Başıbüyüklü, Sulay. Güneç,
Karahasanlu, Büyükkaraçlu, Halilcalu, Cummalu, Kövadlu
Yalvaç)
2) BAYATLILAR:
Orukları; Pehlivanlı. Ödemişlu, Beyadlu, Melekhacılu,Toğanlu,
Kırkapulu, Kemeklu, Yusufhacılu, Salavatlu. İldeliklu,
Reyhalu,Yeleklü, Karakoyunlu, Kevaklu, Çalışlu, Meleklu,
Adetlu, Gödiylu, Pürçüklü, Kınık, Lalalıı, Şereflüler,
Bahadırlar, Eyuplu. Aşıklu, Kabaağaçlu, Attaş, Ödbey,
Şeyhhamzalu. Portük, Şecelü, Tostemurlu, Budeğir,
Karkınarslanlu, Cebgirlu.
3) BEYLÜKLÜ:
Orukları; Avsarlı Kethüda, Maksut Kethüda, Devlethocalu,
Kethüda, Oruçlu.
4) HARBENDELÜ:
Orukları; Kayatlu, Kurtulmuşlu, Cadılu, Kozatlu, Bayalu,
Burhünhacılu, Eymirlu, İbrahimşamalu, Uzunkaracalu,
İlmisin, Kolathı, Bağlugez, Kasımhacılu, İlya fakihlu,
Bostanlu,Tanışıklu.
5) İNALILI:
Orukları; İsahacılu, Kıratlu, İnallu, Boranin, Çasbasbasmazlu,
Umranlu, Bayraklu, Emirali Obası, Sadelinlu (İnallıya
bağlı bunlar şimdiki Zadeli köyü halkının atalarıdır)
Yasmakozatlu,
6) GÜNDÜZLÜ AVŞAR:
Orukları; Boynukısalu, Bönderluavşarı, Oşad, Humatlu
Ödemişin.
7) KÖPEKLİ AVŞARI:
Bunların orukları; Balabanluavşarı, Şekeravşarı, Gökcelu,
Çobanbeyli, Karık, Çatalyuva, Halebdöğeri, Demüriler,
Karagözlü Eymir, Acurlu, Büğdür, Uççepni, Mahli, Dimeşkli,
Arablar,
Faydasızlu, Yasımkaranlu, Oyranlu, Osmanlu, Kızıliymürlü,
Sotyanlu, Karayuvalu, Köseclu, Manuska, Sulucasalur.
8) PEÇENEK :
Orakları; İsahacılu, Hızırhacılu, Ekherler, Peribenlu,
Şahmeleklu.
Bu Türkmenlerin XVI.yüzyılın ilk yarısı ve Mısır-Suriye
Türk Kölemenleri zamanında ödedikleri vergileri;798,574
akçedir.
YERLEŞİK DÜZENE GEÇMELERİ
Eskiden beri Türkmenler, hep gezginci topluluklar halinde
dolaşırlardı. Çadırlarda yaşıyor, hayvanlarını otlatıp
çobanlık yapıyor, geçimlerini bu yolla sağlıyorlardı.
Yayladan kışlağa göç sırasında yerleşik halkın dirlik ve
düzenliğini, asayişi bozuyorlardı. Silifke Göksu'dan,
Fırat kıyılarına kadar bir alanda yerleşmiş olan halkın %
30'u BOZULUŞ veya BOZOLOG (Bozoklu) Türkmenleridir.
Gezginci aşiretler halinde dolaşıp duruyorlardı.
1672 yıllarında, bu alanlarda yerleştirilmeleri padişah
fermanı ile yerleşik düzene geçirilmeleri ve bu düzene
uyum sağlamaları, çok güç ve sancılı olmuştur. Yöre
Tarihinde bunun adı "İskan"dır! TÜRKMEN İSKANI üzerine
ezgiler , birçok türküler yakılmıştır. Bu ezgilere
Kilis'te "İskan havası" denilir.
Örneğin bazı dizeleri A.R.Yalkın'nm "Cenupta Türkmen
Oymakları" adlı kitabının 1931 baskısından aşağıya
alıyoruz:
Evvel gelişle iskan olanda,
Dağıttın Colabı sen Abbas Paşa.
Dört yanımız döndü kara dumana,
Dağıttın Colabı sen Abbas Paşa.
Haydarlı, Çelebi, çıksın bir yana,
Kadirli, Araplı, döndü arslana.
Aşiret, siz bakın dumana,
Dağıttın Colabı sen Abbas Paşa.
Güneçle, Ulaşlı, tirada insin, (Tirat; at oynatma)
Kazlıyla, Bayındır, arkada dursun.
Torunla, Şarkevi, hazırlık görsün,
Dağıttın Colabı sen Abbas Paşa.
Mehmet Beyim der ki belim büküldü,
Oynaştı harbiler zırhlar söküldü.
Dağıldı aşiret ömrün yıkıldı,
Dağıttın Colabı sen Abbas Paşa
Dizelerde sözü edilen, Güneçli, Kadirli, Ulaşlı, Torunlu,
Şarkevli, Bayındır, hep Türkmen boy ve
oymaklarıdır.Bunlardan Torunlu halen Kilis'te yaşam
sürdüren Salihoğullarının aşiretidir.Şarkevlilerden halen
Seve (Akıncı) Köyünde, Bayındırlar ise Arpakesmez'de
yaşamaktadır.
Türkmenlerin Kilis ve çevresine gelişleri, dalgalar halinde
oldu. VIII. yüzyılda başlayan olay, XI. yüzyılda Malazgirt
Zaferi ile kesinlik kazandı. Anadolu Selçukluları
zamanında göçebe halinde dolaşanlar , Osmanlı döneminde
özellikle Güneydoğu Anadolu'da Arap ve Kürtler'e karşı
sonradan birer güvenlik unsuru olmak üzere
yerleştirilmelerini (iskanı) gerektirmiştir.
Osmanlı Devletinin başlıca politikası, sık sık isyana
kalkışan Araplar'a, asayiş ve güvenliği bozan Kürtlere
karşı Güney Anadolu'da dolaşan Türkmenleri Halep ve
çevresinde yerleştirip tutmak olmuştu.
Sonradan gelen boylarla, önceden gelen boy ve oymaklar
arasında bazı farklılıklar göze çarpmaktadır. Süleyman
Şah’ın Fırat'ta boğulmasından sonra dağılmış, bir bölümü
batıya doğru devam edip yöremizde yurt tutarken, bir
bölümü güneye, Lazkiye, Hanşeyhun, hatta Şam'a kadar
aşağılara inmiş, oralara yerleşmişlerdi (Bunlar sonradan
tekrar kuzeye yöremizin Polateli köylerine gelmişler ve "Dımışkılı"
adını almışlardır)
Dağılanlardan bir bölümü Kayıhan'ın soyundan gelenlerdi.
Bunlara kısaca Kayılar deniliyor. Bunlardan batıya doğru
yollarına devam ederek Kilis'e ulaşanlar arasında Uzar
(Sonradan Üzeyr veya Türkmen Nahiyesi halkı) Karaisalı,
Kuştemür, Nenran, Kozan, Kuson, Yüregil, Ertuğrul
Oymaklarından bir bölümü Kilis'e yerleşenler arasındadır.
OSMANLI ÖNCESİ
Osmanlı Devleti, İstanbul'un fethinden sonra, doğuda Uzun
Hasan'ın Fatih Sultan Mehmet, Şah İsmail'in de,Yavuz
Sultan Selim tarafından yenilmesinden sonra, daha da
güçlenmişti.Bu devletin de, başlangıçta kurumları ve
kültürü Oğuz nitelikli, Selçuk kökenli olup, tımarlı asker
vergiler, gelenekler hep Selçuk karekteri taşır.Selçuklar'ın
kökeni de Oğuzlara dayanıyordu. Oğuzların ikili sistemi,
Selçuklular' da da sürdürülmüştür. Bu sistem; Sağ Oklar,
Sol Oklar diye özetlenebilir.
XVI. yüzyıl başlarında, Orta doğuda, üç güçlü Türk devleti
vardı:
a-Doğuda Türk Safevi Devleti,
b-Anadolu'da Türk Osmanlı Devleti,
c-Güneyde Türk Kölemen Devleti
Doğudaki 1514 Çaldıran Zaferi ile etkisiz hale getirilmişti.
Ayakta kalan tek rakipleri güneydeki idi. Osmanlı Padişahı
Yavuz Sultan Selim Türk Kölemen devletini ortadan
kaldırmak istiyordu. "Dünya iki padişaha az gelir" diyor ,
fırsat kolluyordu.1516 Haziranında Üsküdar'dan yola çıktı.
Güneydeki güçlü rakibini ortadan kaldıracaktı. Bu ünlü
sefer Kilis'in kentleşmesi sürecini başlatacaktır. Bu
nedenle, Merc-i Dabık Seferini, başlangıcından alarak
ayrıntıları ile izlemeyi gerektirmektedir.
A. MERC-İ DABIK SAVAŞI
Osmanlı Padişahı, 1514'te Çaldıran'da Şah ismail'i
yendikten sonra, Dulkadiroğlu Beyliği resmen Osmanlı
Devleti topraklarına katılmıştı. Padişah zaten Dulkadir
hanedanı ile akrabaydı Kölemen topraklarına sınırdaş olan
bir beylik,Yavuz'un üssü konumuna girmişti. Aslında tüm
Güney-Doğu Anadolu Oğuz Boylarından oluşan Türkmenlerin
elindeydi. Kuzey Suriye'den Toros Dağları'na kadar,
stratejik önemdeki geniş bir alanda yaşayan halk da,
Kölemenler de Türk'tü Sorun;hangi Türk'ün egemen
olacağıdır.
Yukarıda ayrıntılı olarak boy ve oymaklarını açıkladığımız
Türk halkı ile Osmanlı toplumu arasında din ayrımı da söz
konusu değildir. 27 Temmuz 1516'da Yavuz Sultan Selim,Türk
Memluk sınırlarını geçti. Bu tarihe kadar, İran
topraklarında Şah İsmail üzerine mi, yoksa Mısır Türk
Kölemen Devleti üzerine mi gideceğini gizli tuttu.
Amaç, Mısır'daki Türk Devletidir. Bu tarihten sonra amaç
açıkça belli olmuştu. Melik-il Eşref Sultan Seyfüdin
Kansuhü'il Guuri min Baybardi de,durumu önceden sezmiş ve
hazırlığını ona göre yapmış, Halep yakınlarında
üslenmişti. 80 000 kişi askeri, zamanın tankı sayılan
filleri ve zengin hazineye sahip; şair, Arapça ve
Farsça'ya vakıf bir tefsir bilginiydi. Fakat, 80 yaşında;
oldukça eskimiş bir devlet yapısına, nüfuz çekişmeleri
yüzünden birbirini kıskanan askeri bir aristokrasiyle
özürlüydü.
Memluk Sultanı beraberine, Üçüncü El-Mütevekkil-al-Allah
Muhammed ile dört mezhep kadılarını almıştı. Manevi
bakımdan da kendini güçlü buluyor, zengin hazinesinden yüz
kantar altın ile iki yüz kantar gümüşü yanında taşıyordu.
O da İstanbul'u alıp Osmanlıyı ortadan kaldıracaktı.
Her iki devlet başkanı, daha önce birbirleri üzerine sefer
yapma fikrinde olmadıkları mesajını vermişlerse de, hedef
saptırıp birbirini hazırlıksız yakalamak isliyorlardı.
Yavuz, yazdığı mektuplarında 80 yaşındaki sultana "Babam
Sultan Hazretleri", Sultan da;"Oğlum Sultan Hazretleri"
deyimlerini kullanmışlar, sevecenlik gösterisi ile
birbirlerini gafil avlamak istemişlerdir.
B. BARIŞ GİRİŞİMLERİ
Osmanlı Padişahı, sefere çıkmadan önce; Rumeli Kazaskeri
Zeyrekzade Rüknettin Efendi ile, Karaca Ahmet Paşa'yı ,Kansu'ya
elçi olarak göndermiş, seferin Şii Şah İsmail üzerine
olduğu mesajını iletmiştir.
Mısır Türk Kölemenleri, Osmanlılarla savaşmak
istemezlerdi.Buna çok özen gösterirler di.Ancak
saldırırlarsa şiddetle ülkelerini savunmakta kararlı
idiler.Türkiye Türkleri ile, İran Türk Safevi devleti
yanında dünyada üçüncü kuvvet olarak,Türk Kölemenler
görünüyorlardı
10 Ağustos 1516'da Yavuz'un elçileri, Halep'te Sultan
Kansu'ya ulaşıp, Padişahın mesajını ilettiler.Fakat
sultanın ordusu kuzeye doğru harekete geçmiş
bulunuyordu.Osmanlı Padişahı da 30 Temmuzda,Tohma Çayı
Savaş Meclisinde tarihi kararını almış, ordu yönünü,
doğuya değil güneye çevirmişti, l Ağustos 1516 günü,
Kansu'nun da Halep'ten kuzeye hareket ettiği haberi geldi.
3 Ağustos 1516 da, Diyarbakır Beylerbeyi Bıyıklı Mehmet Paşa
askerleri ile, Osmanlı Ordusuna katılmış ve Mısır
Sultanının Şah İsmail’e Osmanlıya karşı işbirliği
önerisinde bulunduğu haberini getirmişti.Buna olanak
kalmadan ileri hareketin sürdürülmesi kararı uygulandı.
Sultan Selim Han, 70.000 kişilik dinamik bir ordu ile 300
yivli topa, ordusunun çevikliğine, üstün ateş gücüne,
gençliğine güveniyordu. Daha iki yıl önce Çaldıran' da
kazandığı zaferden aldığı moralle, askeri deha ve irade
gücüne sahipti.
Malatya'ya kadar Güney ve Güney-Doğu Anadolu Mısır Sultanının
egemenliği altındaydı. Kilis'te Suriye-Mısır Türk Kölemen
Sultanlığı'nın sınırları içinde, Oğuz Boylarının oymak ve
orukları halinde (Com yöresi dışında) katıksız bir Türk
kitlesi halinde yaşıyordu. Uğraş temelini tarımın
oluşturduğu o zamandan konulmuş kuralların varlığından
anlaşılmaktadır
Fakat Kölemen Türk Devleti yönetiminde Kilis nihayet bir
köy-kenttir. Sultan Halep'e, Yavuz da 20 Ağustos 1516 da
Antep'e geldiğinde, yönetsel ve toplumsal yapı budur.
Kölemenlerin Antep Muhafızı, Yunus Bey adında bir Türk'tü
Yunus Bey 'e göre; iki yıl önce Şah İsmail'i yenen,
Kuzey-Batıda güçlü bir Beylik olan Dulkadiroğulları'nı,
Adana'da Ramazanoğulları'nı Osmanlı topraklarına katan bir
devletin durumu, göz ardı edilemezdi.Bu koşullar altında;
kan, din, kültür birliği içindeki yıldızı parlamış yeni
bir Türk Devletine karşı, silah çekmenin bir anlamı
olamazdı.
Yunus Bey, 18 Ağustos 1516 da Yavuz'un Merziban suyu
başındaki otağına geldi ve Antep'in anahtarlarını teslim
ederek Osmanlı Ordusuna kılavuzluk edeceğine söz verip,
Yavuz'un hizmetine girdi.20 Ağustos 1516 günü Osmanlı
Ordusu Antep'e ulaşmıştı.Antep sahrasında padişah otağı
kuruldu.Ordunun nerede, nasıl savaşacağına ilişkin
fikirler yürütülüp, savaş planları gözden
geçirildi.Padişah iki gün ordusu ile Antep'te kaldı.
22 Ağustos 1516'da Antep’ten harekete geçildi.Öncü kuvvetin
başına Bursa Valisi Koçu Beyle, Teke Beyi Ferhat Bey
getirildi.Bir günlük yürüyüşle 23 Ağustos Cumartesi günü,
Yuvuz Selim Kilis'in Telhabeş Köyüne ulaştı.Mısır Türk
Kölemen Melik-il Eşref Sultan Seyfüddin Kansuh'1-Guri nin
Baybardi, daha önce davranmış ve Kilis'e 18 km.kadar
güneydoğudaki Dabık köyünde karargahını kurmuştu.
İki Türk ve Müslüman hükümdar, iki Türk ve Müslüman ordusu
ile 1516 ağustosunun sıcak ortamında; biri 70 000, diğeri
80 000 kişilik askeri ile, vuruşmaya hazırdı.
23 Ağustos 1516 gecesini, Osmanlı Ordu karargahı Telhabeş
(Yavuzlu) köyünde idi. Düşmana çok yaklaşılmış olduğundan
olağanüstü önlemler alınmış, atlar eğerli kalmış,çevrede
süvari devriyeleri dolaştırılmış,baskın tehlikesine karşı,
asker giyinik yatmıştı.Gece dolaşan "münadiler" (dellallar);
"İnşallah yarın ruz-ıı muharebedür!" (savaş günüdür) diye
bağırıp durmuş, asker birbiri ile helallaşmıştır. 23
Ağustos günü, Osmanlı Ordusu Telhabeş' ten güneye doğru
yayılmış savaş düzeni almış ve plan gereği konuşlanmıştı.
Memlukler de Dabık Köyünden kuzeye doğru açılmıştı.İki
ordu güneş doğarken savaşa tutuştu.Tarihçiler;Savaşın
yapıldığı köyün adı ile birleştirerek "Merc-i Dabık"
Savaşı diye yazar.
İsmail Hami Danişmet' te, Merc" kelimesi Arapça ve "çayırlık"demektir;"Dabık"
yer ismidir: "Merc-Dabık/Merc-i Dabık" terkibi "Dabık
Çayırı "manasına gelir; burası Halep şehrinin dört fersah
mesafesinde bir ovadır. Dabık isminde bir çayla bir köy de
olduğu için çayıra bu ismin verildiği rivayet
edilir".demektedir.
Savaş, ikindi zamanı bitmiş ve kesin zaferi, Türk Osmanlı
Ordusu kazanmış, Suriyc-Mısır Türk Kölemen Ordusu savaşı
kaybetmişti.Olayın ayrıntısını, İsmail Hami Danişment'ten
aktaralım:
"Hicretin 906 ve miladın 1501 tarihinde Mısır ve Suriye
Kölemen devleti tahtına cülus etmiş olan Kansu-Gavri bu
sırada 80-84 yahut 86 yaşlarında bir ihtiyardır. Saltanat
müddeti 15 senedir. İhtiyar sultan savaşa başlamadan evvel
son bir barış girişiminde bulunmak üzere ileri
gelenlerinden (ümerasından) Moğolbay'ı on kişilik bir
kurul halinde Yavuz'un otağına göndermiş, padişahın
huzuruna silahlı (pürsilah) giren kölemen elçisi, Yavuz'un
sinirine dokunmuş kendi elçilerine yapıldığının karşılığı
olarak, bu mağrur elçinin sakalını bıyığını tıraş ettirip
uyuz ve topal bir eşeğe bindirerek geri göndermiştir."
SAVAŞ BAŞLIYOR
Osmanlı Padişahı,Yeniçerilerle merkezde bulunuyor, sağ
kanadı Anadolu Beylerbeyi Zeynel ve Karaman Beylerbeyi
Husrev Paşaların kumandasına verip, Dulkadir Beyi Şehsu-varoğlu
Ali Bey'le Ramazanoğlu Mahmut Bey'i de yine bu sağ kanatta
askerleri ile beraber görevlendirmişti. Sol kanat
kumandanlığını da, Rumeli Beylerbeyi Küçük Sinan Paşa ile,
Diyarbakır Beylerbeyi Bıyıklı Mehmet Paşa'ya bırakmıştı.
Ordunun önüne toplar yerleştirilmiş, ayrıca öne ve arkaya
arabalar konularak siper yapılmıştı.Kansu'nun Ordusunda
bugünün tank görevini yapacak filler bulunduğu söylenir.
Asker sayısı; 426 000 kişi olup, bunun 133 000 Türk, 93 000
Arap, 20 000 Kürt'tü. Merc-i Dabık'ta savaşa katılan 80
000 dir.Sultan merkezde,Yavuz'un karşısında yer almış,
ordusunun sağ kanadında, Halep Emir-ül Ümerası Hayr-Bay'ı,
sol kanadına Şam Emir -ül Ümerası Sibay'ı
görevlendirmişti.Hayır Bay'ın Yavuz'la gizlice diyalogda
olduğu, bunu Sultan'ın son anda haber aldığı rivayet
edilir. Sultanın ordusunda birbirine güvensizlik olduğu
söylentileri de yaygındır.Sultan'ın topu yoktur.(Daha
doğrusu hareket halinde topları yoktu.Kölemenlerde
topçuluk "Çakılı sistem" halinde kalmıştı savunmaya göre
ayarlanmıştı Yavuz'un topları ise her tarafa dönebilen
çevik küvet sistemi olarak gelişmişti)
Güneşin doğması ile başlayan savaş 8-9 saatte bitmiş ve
Sultan, kesin bir yenilgiye uğratılmıştı. Sultanın savaş
sırasında kulağının dibinden geçen bir top güllesinden
etkilenip savaş alanından "Aptest alacağım" diyerek, sadık
bir kölesi ile ayrıldığı bir su kenarında namaza durup,
secdeden kalkmadığı savaşırken öldüğü, zehir içerek
intihar ettiği, adamlarından biri tarafından öldürüldüğü ,
atından düşüp süvarilerin atlarınca ezilip öldüğü ve
benzeri söylentiler kitaplara geçmiştir.
Halep Emir-ül Ümerası Hayırbay hakkında da, çeşitli
söylentiler vardı.Hayırbay sonradan Yavuz Sultan Selim
tarafından Mısır Valisi olarak görevlendirilmiştir.Kasım
Canbolat'ın da Hayırhay'la birlikle Yavuz'a yardımcı
olduğu rivayet edilir
Canbolat ailesi Mcmlükler zamanında Kilis'te yerleşmiş
bulunuyordu. Abbasi Halifelerinden Üçüncü Mütevvekil ile
Mısır'ın dört mezhep kadıları,ile din bilginleri de
Yavuz'a teslim oldular.Padişah bunlara büyük itibar ve
saygı gösterdi.
Kilis o sırada köy-kent bir yaşam sürdürmektedir Azez
"Nahiye" niteliğinde olup, 95 köy Azez'e bağlıydı. Birçoğu
şimdiki Polateli köyleridir. Kilis'in özel bir durumda
olduğu görülüyor. 18 km.uzağında olmasına karşın, Azez'e
değil , doğrudan Halep'e bağlıydı., Azez ise o günlerde,
ancak üç mahalleden oluşuyordu..
MERC-İ DABIK SAVAŞININ SONUÇLARI
Merc-i Dabık Savaşının Osmanlı Devleti ve Kilis açısından
önemli sonuçları oldu. Osmanlı Devleti açısından:
1) Doğu Anadolu'da iki büyük tehlikeden biri daha ortadan
kalktı.
2) Bundan sonra Suriye, Filistin, Mısır topraklarında,
dörtyüz yıl sürecek Osmanlı egemenliği kuruldu.
3) Anadolu-Doğu Anadolu-Güney Doğu Andolu'nun birlik ve
bütünlüğü sağlandı.
Şimdiki yerinde Kilis, köy-kent olmaktan çıkmış 16.yüzyıl
boyunca hızla kentleşmiş, bayındır eserlerle
donanmıştır.Kilis in kentleşmesi Merc-i Dabık'la
başlamıştır!
Azez ve Halep de Osmanlı topraklarına katılmıştı.Halep'te
Yavuz'un eline iki yüz okkadan fazla altın , bir o kadar
mücevherat, değerli kumaşlar ve kürkler geçmişti.Burada 19
gün kalmış, yönetim düzenlemesi ile uğraşmıştı. Halep
Valiliğine Karaca Paşa, Kadılığına da Çömlekçizade Kemal
Çelebi getirildi.Zaferden sonra ilk cuma namazı Halep'te
29 Ağustos'ta"Ulu Cami"dc kılındı. Mimberde hatip ,
Yavuz'dan "Hakim-ül Haremeyn" diye söz edince, Yavuz
yerinden "Hadim-ül-Haremeyn" diye düzelti.(Mekke ve
medine'nin hakimi değil hizmetkarı anlamında) Bunun
üzerine hatip; "Hadim-ül Haremeyn-i Şerefeyn"diye
düzeltmiş, Yavuz, bin altın değerindeki kaftanını hatibe
armağan etmiştir.
OSMANLI DÖNEMİNDE KİLİS
Bölge, böylece Osmanlı sınırları içine girdi. Yeni
devlette emredenler de Türk'tü.Türkçe konuşuyor, aynı
kültür potasından çıkmış, aynı toplum geleneklerini
benimsemişlerdi.Halkın günlük yaşamında, değişiklik söz
konusu bile olmamıştır. Gelenekler, görenekler
geçerliliğini korumuş, ekonomik uğraşta da hiçbir değişme
olmamıştır.
1519'da Halep'te bir evkaf defteri düzenlenmiştir. Bu defter,
köy ve kasabalar konusunda değerli bilgiler vermekte,
1519'da, köyler tımar mı has mı anlaşılmaktadır. Vakıf
kurumu, Kölemenler'de de islam kurallarına göre önem
verilen konulardandı
Osmanlılar gelir gelmez mevcut vakıfların saptamasını bu
nedenle yapmışlardı. Defter kayıtlarından,
Dulkadiroğulları'ndan birçok kimsenin Kilis'te vakıfları
olduğu da anlaşılıyor.
Bu deftere göre:
AZEZ, 64 köyün yönetim merkezidir. Bu köyler arasında
bugün de adları mevcut olanlar:
Zeytenek (Şimdi Suriye), Kuşçulu, Hacıköy, Karayavaş,
Kürüm, Cilcime, Mülk, Mişetil, Mısırcık,Tilmiz,Yılanca,
Ömercik, Ispanak Sabar, Ravanda, Kuzeyne, Karnebi, ikidam,
Bekere, Mağaracık, Horoz veya Korus Kalesi (Kilis'in antik
adı), Arzap, Akçakent'tir.
Aynı yıl, Osmanlı İl yazıcılar, Azez ile birlikte Kilis'i
de yazmış ve buna göre "Tahrir Defteri" düzenlenmiştir. Bu
defterde Azez Bucağına ilişkin, şu bilgiler yer alıyor
Azez; Menkusa (Türkmenlerin Menuska Cemaatinden Bozma),
Kethüda Osman, Harmanlar adı ile üç mahalleden
oluşmaktadır.
Menkusa Mahallesinde 60, Kethüda Osman da 61, Harmanlar da
42 ev vardır. Toplam 229 evde beşer kişi hesabı ile 1150
nüfuslu bir yerleşim merkezi olduğu sonucuna
varılmaktadır.
Bağlı köy 95 olup, Çoğu şimdi Kilis merkez ve Polateli
ilçesi köyleridir. Örneğin; bu günkü adları ile; Zabaran,
Dölek, Kastım, Kefre, Karakoyunlu, Keferdeşir (Şimdi
sadece hüyüğü mevcut) Arpakesmez, (Keferkonya veya
arpayemez) Kantara, Karaköprü, Rael, Sucu, Şuvarga (Selimağaların
köyü) Leylit (Eski adı Lobis) İğde, Zadeli, Göktaş, Tibil,Telhüseyn,
Büyükbıykır, Savran, Dabık, Karakuyu, Kefersafra, Armutça,
Telhabeş, Delhemi, Şimerin, Yılanca, Ahterin, Vahvin,
Seve, Katma, Tirşikin, Salabiyan, Çınadır (Sadece Hüyüğü
mevcut), Toybuk, Rassaf (Mantara olarak mevcuttur. Buradan
geçen tarihi yola da ad olmuştur)
Keferparça. Hatta, 1766 tarihli bir vakıfta, Keferdeşir
Azez toprağı olarak gösterilmekte-dir.Oysa Kilis'e 2-3
km.bir uzaklıktadır. (İ.H.K.Sa. 583),1519 ve 1590 tarihli
iki yazım defteri var.Kilis'in 1519'daki yazıma göre;
nüfusu 1300'dür.O zaman adı,"Hamam-ı-Atik" olan
Eskihamam'la, bir boyacı dükkanı (dükkanın yıllık vergisi
bin akçe) bir meyhane (Vergisi bin beş yüz akçe) bir
sipahi pazarı ile( Sipahi pazarı kentleşmede önemli bir
aşamadır) bir yağhane (mahşere), cuma namazı kılınabilecek
iki cami (Ulu Cami veya Pirlioğlu veya Alacacı)
mevcuttur.Türk-İslam ölçüleri ile;Cami-Hamam-Çarşı
üçlüsünün varlığı Kilis'te kentleşmede süreç
başlatılmasının önemli kanıtıdır. Hamam, mahalle, mahsere,
boyahane, meyhane; bunlar şimdi bile köylerde
bulunamadığına göre, iki olasılık var:
1-Bunlar Türk Kölemenler zamanından kalmadır,
2-Ya da üç yıllık bir gelişme sonucudur.
Eskihamam, günümüze ulaşmış canlı bir tarih
belgesidir.Dikkatle incelendiğinde; yapının üslup
açısından diğer hamamlardan farklı olduğu, daha giriş
kapısında göze çarpar.Diğer hamam kapılarının hiçbiri bu
hamamın yapı stilinde değildir.Eski hamamın o zamanki
olanaklarla üçyılda yapılıp "Hamamı Atik" adını
alamayacağı kuşkusuzdur.Memluklü Halil-i Zahihiri adlı ve
İskenderiye Mutasarrıflığında bulunmuş birine göderme
yapan İ.H.K.XV.yüzyılda,Kilis'in ünlü bir alış veriş
merkezi olduğunu yazar. (Bak S.7)Hamamın Canbolatoğlu Emir
Kasım'ın daha Memlukler zamanında (Büyük olasılıkla Halep
Valiliği görevinde bulunduğu) dönemde yaptırıldığı, oğlu,
Kilis Sancak Beyi Hasan Bey tarafından da 1566'da baştan
aşağı yenilendiği anlaşılmaktadır. Eski mahallelerden
Meşhetlik Mahallesi'nde, (O zamanlar Tabakhane Mahallesi
bu mahelle içinde idi) Canbolat Hasan Bey ikinci bir hamam
olarak 1543'te Koca Hamamını yaptırmış, hamam Mahalle
sakinlerinden Gökçe Hoca tarafından, Canbolatlar' ın
isyanından sonra Kilis'ten kaçışları sırasında bakımsız ve
sahipsiz kalınca onarılmış ve kitabesinde de "Gökçe
Hoca"nın adı geçtiğinden "Hoca hamamı" olarak
söylenegelmiş, giderek "Koca hamamı" adını almıştır.
Canpolat Hasan Bey, 1566'da, camisi ile Büyük Bedesten
arasında yer alan, "Paşa hamamı”nı yaptırmıştır. Evliya
Çelebi Paşa hamamı’nı yüz sene sonra görmüş ve
Seyahatname'sinde sözünü etmiştir.Diğer taraftan Akcurun
Camii'nin minaresindeki kitabe 1515 tarihini taşımaktadır.
Kitabe aynen şöyledir:
"Bu mübarek minareyi Allah rızası için 921 yılı ramazan
ayında Hasan kızı Seyyide Fatma yaptırdı"
Akcurun adının, Türkmenlerin "Akçor" veya "Akçorum" boyunun
bu mahallede yerleşmiş olmasından dolayı, zaman içinde "Akcurun"a
dönüştüğünü tahmin ediyoruz. Bundan anlaşıldığına göre,
Karaali mahallesinde cuma namazı Osmanlılar'dan önce de
kılınmaktaydı.Alacacı Camii ile Ulu Cami, hatta Cüneyne de
hesaba katılırsa XV. yüzyılın ortaları ile XVI. yüzyıl
başlarında Kilis, fiziki alan olarak artık köy değildir..
Türk-Kölemen döneminde Kilis'in, kent sürecine girdiği
anlaşılmaktadır.Kcsin olan, Merc-i Dabık olayından sonra,
hızla geliştiği 1590'da da resmen kent statüsüne
girdiğidir. 159()'da;altı mahalleye ulaştığı anlaşılıyor.
1) KIBLİYE MAHALLESİ.Tahminen şimdiki, Aymönü-Mıhali
Mahallesi, (Türkmenlerin
Aynobasından bozma olabilir)
2) ÇUKURFASIL (Bu mahallenin hangisi olduğunu bilemiyoruz)
3) MEŞHETLİK, (şimdiki adı da böyle)
4) KIZILCA, (şimdi Karaali)
5) KANEE veya KINA (Tahminen Tckye Mahallesi)
6) SÜBBAT veya SIBAT şimdiki Nurettin Mahallesi. Toplam
743 ev, her evde ortalama 5
nüfus kabul edilirse; 3 500 kişi ki, Azcz'in üç katı bir
nüfusa ulaştığı görülür.
KENT STATÜSÜNE GEÇİŞ
1590 tarihli belge şu bilgileri veriyor:
"Kilis,daha önce bir yerde cuma namazı kılınan küçük bir
yerdi.Bu nedenle; eski defterde "kariyc"(Köy-kcnt) diye
yazılmıştı.Resmi mücerret, resmi bennak (Çifti olan ve
olmayanlardan alınan vergi) alınırdı.Canbolat Bey Kilis'i
tasarruf ederken, burada cami (Canbolat veya Tekyc
Camisi),tckye, üç hamam iki kervansaray ve bczezislan
(Kapalı Çarşı) iki pazaryeri yaptırmış ve imar
etmiştir.Şimdi Kilis, allı yerde cuma namazı kılınır bir
kasaba olmuştur. Saadeti u Padişah'm başı sadakası
olarak,resmi bennak, resmi mücerret vergileri
kaldınlmıştır.Zamanın Padişahı III.Murat,defterin
yazılmasını Kilis Sancak Beyi Canbolat Hüseyin Paşa'dan
istemesi üzerine yazılmıştır.Defterde "kanun" denilen bazı
kurallar da yer almaktadır.
Canbolatlar'm Kilis yöneticiliği, Canbolat Bcy'in Kilis'e,
yaşamboyu Sancak Beyi olarak geldiği kesindir.Canbolatlar'dan
birinin Kölemenler zamanında Halep Valiliğinde bulunduğu
da anlaşıhyor.(Dülkadiroğııllan Beyliği. Prof.Dr.Rcfct
Yinanç)
Merc-i Dabık Savaşı sırasında, gizlice Osmanlı Padişahına
yardımcı olmaları nedeniyle Kilis aileye " Ocaklık" veya
yurtluk olarak verilmiş, Kilis Beyi iken birçok imar
etkinlik ve hizmetlerine karşılık, Kilis "Sancak",
kendileri Sancak Beyi olmuştu
Canbolatlar'ın Osmanlı'lar tarafını tutmaları, daha önceleri
Sultan Gavri'nin, Yezit Şeyhi Kürt İzzetin'i Canbolatlar'a
tercih etmesine dayanır.Canbolatoğlu Kasım Bey, Kürtleri
yönetip, onları disiplin altına almışken Sultan Gavri Kürt
Beyliğini Şeyh İzzetin'e vermişti.Kasım Bey buna karşı
çıkmıştı.Kasım Bey'in elinden beyliği almak için askeri
harekata geçen Şeyh İzzettin'e Gavri asker göndererek
fiili yardımda da bulunmuştu.Canbolat Kasım Bey, daha
önceden haber aldığı bu askeri desteğe karşı aldığı
önlemle çok sayıda Kölemen askeri ölmüştü.Bu yüzden
Canbolat Kasım Bey, Gavri yönetimine karşı tavır almış,
Hayırbay’la birlikte Osmanlı tarafına bu yüzden
katılmıştır.(Bak!.İ.H.K.S.426)
Bir rivayete göre babası Yavuz'un emriyle idam edilince
henüz küçük yaştaki Canbolat Bey, Osmanlı Sarayı na
alınmış Enderun'da eğitilip yetiştirilmiştir. Kilis'i kent
yapan bu aile Kilis tarihi ile iç içedir.
KİLİS'İN İMARI
Canbolat Bey, İstanbul'da aldığı yüksek eğitim ve
kültürden yararlanıp kısa sürede Kilis'i imara
koyuldu.Kilis çağın tekniğine uygun koşullarla kentleşmeye
başladı.Kentin tarihi dokusu, yukarıda bir ara
açıkladığımız üzere; Eskihamam-Cüneyne Camisi-Odunpazarı
kompleksi, daha dedelerinin Türk Kölemenler hizmeti
zamanında oluşmaya başlamıştı
Canbolat Bey; ikinci imar hamlesini, 160 dükkandan oluşan
Büyük bedesten, Tekye Camisi, İki kervansaray, Paşahamamı,
Koca hamamının yeniden inşası, Eskihamamın esaslı biçimde
onarımı ile başlattı.Bu hamle de Türk-İslam geleneğine
göre; Câmi-Hamam-Çarşı üçlüsü açısından, Kilis'in
kentleşmesinde ikinci ciddi, kalıcı aşamayı
oluşturdu.Bundan sonraki imar gelişmesi, aynı ölçülerle
oğlu, Hüseyin Paşa zamanında da sürdürülmüştür.
Canbolat Bey, İstanbul kültürünün etkisi altında,
Büyükbedesten ile Tekye (Canbolat) Camii'nin mimari
zerafet , üslup ve harcanan büyük çaptaki para açısından
da İstanbul' dakilere çok benzemektedir. Şimdilerde "Tekye
Camii" olarak bilinen yapıt, anıtsal niteliktedir.
Konya'da Mevlana türbesi yanındaki Selimiye Camiinden 14
yıl önce yapılmıştır. Selimiye Camii asıl gövde ve üslup
bakımından hemen hemen Kilis'tekinin aynıdır. Konya'daki
daha büyük ölçekli tutulmuştur. Selimiye Camii mimarının,
Kilis'tekini de yapan olması,kuvvetli bir olasılıktır.
Büyükbedesten şimdi yoktur. 1935'te, henüz ayakta fakat
harap olmaya başlamışsa da kurtarılabilecek durumda idi.
Aşağıdakilerin bilgisizliği yukarıdakilerin ilgisizliği
yüzünden kazma kürekle, zamanın belediyecilik tutum ve
zihniyeti ve "Tehlike yaratıyor" gerekçesi ile yıktırılıp
yok edilmiş, yeri "Sabahpazan" haline getirilmiştir.
Büyükbedesten, Alacacı Camiinin biraz güneyindeki noktadan
başlar, Sabahpazarı Caddesi doğrultusunda, hafif bir yay
çizerek güneye doğru, bu gün adı;"İhsan Tümay Hanı" diye
bilinen kervansaraya kavuşurdu.


Kervansarayla, bedesten arasında, batıdan-doğuya
Kasapların yerleştirildiği üstü kapalı, fakat pencereleri
tavanla gövde arasında, sürekli açık kalacak biçimde
yapılmış bir galeriyle, Muallakaltı Camisi yönünden geçen
"Dedeağa Sokağı" na bağlanıyordu. Bu sokağa da sırf
bıçakçı esnafı yerleştirilmişti,
Kompleks , Bıçakçılar Çarşısına, Doğu-Batı yönünde dik
uzanan iki çarşı ile tamamlanırdı. Bunlar birbirine
paralel "Demirciler" ve "Nacarlar" çarşıları idi. Bu
çarşılar da kentin ilk çarşısı,"Odunpazarı’ nın batı
ucunda ayrı bir bölüm oluştururdu.
Canbolat Bey, Osmanlı Sarayında "Enderun"dan
"Müteferrika" derecesi ile çıkmıştı. "Müteferrikalık"lık,
onurlu bir "paye" ve derece idi. Hükümdar Saraydan çıkıp
herhangi bir yere veya camiye gittiğinde, padişahın önünde
yürür, Padişah sefere çıktığında beraberinde veya
yakınında yer alırlar, İstanbul'da kalanlar, Enderun
hazinesinin muhafızlığını yaparlardı. "Ulufeli" yani özel
ödenekleri olanları, ayrıcalıklı "imtiyazlı idiler. Bunlar
seferlerde; miğfer, sorguç, kolçak, dizçek, baldırçak,
giyer, Padişah tuğlarının korumacılığını yaparlardı.
Canbolat Bey bunlardan biri olarak: Buğdan, Rodos
seferlerine katılmış, cesaret ve ataklığı ile padişahın
gözüne girmiş biriydi. Kilis'e geldiğinde kafası ve kemeri
doluydu.
KİLİS KENTİNİN YERLEŞİM DOKUSU
Kilis'in ilk kent dokusunu, Canbolatlar'ın oluşturdukları
anlaşılıyor. Bu ailenin, aslen Mavera-ün Nehir de Yukarı
Kuma havalisinde beş bin çadırlık bir Boy olduğunu Kleprot
yazmaktadır. Diğer Türk Boyları gibi, batıya göçtükleri ve
Eyyubi Devleti hizmetine girdikleri bu devlet zamanında
Kilis'i yurt edindikleri ve kentin ilk dokusunu Eskihamam-Pirlioğlu-Cüneyne
Camisi-Odunpazarı kompleksi olarak oluşturduklarını
belirtmiştik. Kentsel dokunun çekirdeği, Meşhetlik
Mahallesidir. Cami-Hamam-Çarşı üçlüsü, bu mahallede
başladığı gibi gelişme de bu mahallede oldu. Güneyne Camii
yanında Pirlioğlu Camii de ilk mabetlerden biridir. Ali
Çavuş adında bir hayırsever bu camii 1538 de yaptırmıştır.
Kitabesi, şimdilerde yok olmakla beraber Evliya Çelebi
sayesinde yapılış tarihini O'nun ünlü Seyahatnamesi'nden
öğreniyoruz. Körimam Camii'nin de ozamanlar adının "Ali
Subaşı Camii" olduğunu tahmin ediyoruz.
Pirlioğlu Camisi, Büyük Bedestenle Tekye (Canbolat) Camii'nin
yapılışından da eskidir. Canbolatlar, Eyyubiler'in devamı
olan Türk Memluk Devleti zamanında da Kilis Emirliği
yaparak yurtluklarında yaşantı ve yönetimlerini
sürdürdüler.Eskihamam bunların yaptırdıkları Memluk Türk
Devleti zamanından kalma bir yapıdır. Kentin en eski
dokusu bu hamamın çevresinde oluşmuştur.
Com çevresinde Kürt aşiretleri yaşıyordu. Kürtler, İslam
fethi zamanında, Ortaasya'dan gelen Müslüman ve göçebe
akraba bir kavim olarak, Bizans sınırlarına tampon görevi
ile Kilis'in güneybatısındaki dağlık bölgeye
yerleştirilmişti. Yerleşik düzene uyum sağlayamayan
Kürtler, kıl çadırlarda yaşıyor ve vurucu kırıcı bir
toplum oluşturuyordu. Yerleşik düzene geçmiş Arap ve
Türkmenlerin yurt edindikleri merkezlere saldırmaları
huzuru bozmaları nedeniyle, disiplin altına alınmaları la
İslam fethi zamanında da bir sorun olarak belirmişti.
Diğer yandan; vurucu-kırıcılıkları, askeri konuda önem
taşıyordu.Araplar, Eyyubiler ve onların devamı Türk
Memlukler zamanında, Bizans ve Haçlı saldırılarında,
bunlardan yararlanıldığı görülüyor. Gerek Eyyubiler, gerek
Türk Memlukler, Kürtlerin disipline edilmesinde
Canbolatlar' ın becerikli yönetiminden yararlanmışlardır.
Canbolatlar, Kürtler üzerindeki yöneticilik işlevini Kilis
'ten yürütmüşlerdi. Bu; Kilis'e özel bir statü
kazandırmıştı. Yukarıda dokunduğumuz üzere Azez'e şimdiki
köylerimizin hemen hepsi bağlı olduğu halde, Kilis
doğrudan Halep'e bağlıydı. Oysa, Azez Kilis'e 18
km.dir.Kilis, 3.200; Azez, l 200 nüfustu.
Canbolatlar'ın Kürtler'i, ta Eyyubi Devleti zamanından
beri yönettikleri, Kürtler üzerinde deneyimleri olması
nedeniyle Kilis'te yerleşip, imara çalıştıklarına
dokunmuştuk.Eskihamam, kentleşmede ilk adımı
oluşturmuştur.
Canbolat Bey, Osmanlılar zamanında Kilis Beyi olunca,
hamam esaslı bir onarım görmüş ayrıca iki hamam daha
yaptırılmıştı. Yenileri; Kocahamam ve Paşahamamı'dır
YÖNETİM DÜZENLEMELERİ
Kürtler için, Osmanlı'dan önce ve sonra, özel bir statünün
benimsendiği anlaşılıyor.Kilis'in, doğrudan Halep'e
bağlanması Com çevresinde yaşayan Kürtler' den ayrı
tutulmasındandır. 1519'da, Kürtler;"Liva-i Ekrad-i
İzzeddin" adı ile biliniyorlardı. Şeyh Izzeddin bunları
Memluk döneminde "Con” dan yönetiyordu.Evliya çelebi, "70
pare asi ve harami köyler" olduğunu Seyahattnamesi' nde
belirtir. 1519 yazımında da deftere bu adla
geçmişlerdir..O zaman Kilis, beş mahalleden
oluşuyordu.Defterde aynen şu deyimler yer alıyor:
"Nefs-i Kilis tabi-i Liva-i Haleb" yani, Halep livasına bağlı
KİLİS. (İ.H.K.S 142 ve 157) Kilis, 1590 yılında, bağımsız
bir sancak haline gelip Com, Kilis'e bağlandığından,
Sancak Beyi Canbolat Hüseyin Paşa "Liva-i Ekrad ve Kilis "
adı altında Kilis'i yeniden yazdırmıştır.Kürt Livası
deyimi bundan kaynaklanmıştır.Kaldı ki; Kürt Livası, "VE"
ile Kilis'ten ayrı tutulmuştur..
Kürtler, KİRİS'in kalıntısı olan "Üryanebi" denilen yerde
Türkmenlere rahat yüzü göstermediklerinden bu mekan
zamanla terk edilmiş, daha doğudaki şimdiki yer gelişmiş,
Kiriş yani "Üryanebi", giderek harabe haline
gelmiştir.1596 da 3.Mehmet adına yapılan yazımda, bazı
kurallarla birlikte, Kürtler için özel hükümler bilgiler
vardır.
Kuyud-i Kadime arşivinde eski numarası 567, yeni numarası 37
olan bu defter, "Yörigan-ı Haleb " adını taşımaktadır.
Deflere göre; göçebe halk "Yörükler” in Memlükler 'e
birçok hizmetleri Osmanlılar zamanında süvari birlikleri
halinde seferlere, ılgarlara katılmaları nedeniyle,
"Divani" ve "Urfi" vergilerden muaf tutulmuşlardı.
1590 yazımı deftere, 1617'de şöyle bir not düşülmüştür:
"Suret-i Defter-i İcmal-i Liva-i Kilis budur ki
naklolundu" o zaman da Kilis, Kürtler'den ayrı düşünülmüş
Com halkı ayrı bir statüye tabi tutulmuştur. Kürtler
çadırda yaşıyor hayvancılıkla geçimlerini sağlıyorlardı.Bu
nedenle Com 'da kışlayıp yaz aylarında Halep ve Maraş
yaylaklarına göçtükleri "Eşairi Ekrat'ı" (Kürt aşiretleri)
disiplin altında tuttukları için nerde olurlarsa olsunlar
rüsum ve mahsullerini cürüm cinayetlerini (bir tür vergi)
kendi beylerine ödeyeceklerdir.
Tarımsal uğraşta, çift resimleri ile öşrünü yer sahibine
verecekler, ağnam (Hayvan) vergileri has ise, (Yani
padişaha aitse) padişaha, sancak beyine hasredilmişse ona
ödenecektir.
Kürtlerin, yerleşik düzende yaşayanlara, tarihin hemen her
döneminde huzursuzluk verdikleri, ancak; XVI.-XVII.
yüzyıllarda yapılan seferlerde, ılgarlarda, askerlikte
yararlı hizmetlerde bulundukları da görülmektedir.
XVI.yüzyılda (1590) yapılan sayım defterinden, Antakya
Beyi Ahmet'in cehaleti yüzünden, mamur olup olmadığına
bakmadan bazı köylere vergi salıp, haksızlıklar yapması
üzerine, Kürtler' in "ihtilal" çıkarttığı anlaşılıyor.
Konar göçer olmaları yüzünden, kışlaktan yaylaya, yayladan
kışlağa dönerlerken geçtikleri yerlere, tarlalara,
yerleşim merkezlerine, büyük zararlar veriyorlardı. XVIII.
yüzyılda birçok kere Kilis'e saldırıp yağmaladıkları
ileride görülecektir. Bu, yalnız Kürtler' in değil,
Türkmenlerin de zaman zaman ortaya çıkardığı bir
huzursuzluktu.
Nitekim, Türkmenler her ne kadar kırsal alanlarda bu durumu
sergilemekle beraber, Barak Türkmenleri' nin özellikle
Kilis'e saldırıları kentte yaşayanları da huzursuz
etmekteydi. Canbolat Hüseyin Paşa, Sancak Beyliği
yaparken, III.Murat'ın emri üzerine yaptığı sayım
sırasında, hakça bir düzene büyük özen göstermiş, ihtilal
çıkmamasına dikkat etmiştir.
Memluklular zamanından kalma bir takım kötü uygulamaları
yasaklamış, halkın eğilimini kollamış, onları yerinde
dinlemiş vergileri bu etki altında yeniden düzenlemiştir.
Çıkardığı kanunnamenin başında şunlar yer alıyor:
"Evvelce Padişah Yavuz Sultan Selim Han emriyle bu livanın
defteri yazılırken, Mısır Çerkeş Hükümdarları tarafından
yapılan kötü uygulamalar kaldırılmıştır. Bundan sonra,
çiftlen ile ekip dikenler, her yıl mart ayında, "Çift
resmi "adıyla çift başına kırk akçe, kazanmaya gücü
yetenler fakat çiftleri olmayanlar "Resmi Bennak " adı
altında 12'şer akçe alınageldiğinden, yeni deftere de
böylece yazıldığı."
Bundan sonra defter şöyle sürüyor:
"Kilis evvelce yalnız bir yerde cum'a namazı kılınan küçük
bir yerdi. Bu yüzden eski defterde "köy" olarak
yazılmıştı. Bu yüzden "resm-i bennak", "resm-i mücerret "
alınırdı. Babam Canbolat Bey Kilis'i tasarruf ederken
burada cami, lekye, üç hamam, iki kervansaray ve
bezzazistan, iki pazaryeri yaptırmak suretiyle Kilis'i
mamur etmiştir. Şimdi Kilis, altı yerde cum'a namazı
kılınır bir kasaba olmuştur. Saadetli padişahın mübarek
başı sadakası için bennak ve mücerret resimleri
kaldırılarak yeni deftere kasaba olarak geçirilmiştir."
Canbolat Hüseyin Paşa'nın adil ve dirayetli bir yönetici
olduğu da defterin şu satırlarından anlaşılmaktadır:
"Bu işin düzenlenmesi bu kullarına emrolundukta ayan-ı
vilayeti getirtip enva-i ikdam (sürekli) say (çalışma) ile
bor ve hali (boş) yerde olan her direhte (ağaç) on iki
akçe resm-i tapu ve her sene üç akçe mahsul ve mamur yerde
olan her direhte otuz akçe resm-i tapu ve her sene dört
akçe mahsul haracı (vergi) kabul edilmiştir.(....)
Bakımsızlıktan çoğunun mahv ü harap olduğu görülmüştür.
Bor yerlerde 24 732 Rumani zeytin ağacı sayılmıştır. Bazı
kimselerin emlaki içinde 1679 Rumani zeytin ağacı tespit
edilmiştür. İslami zeytin ağaçlarının sayısı da 871'dir.Rumani
ağaçlardan 400.240 akçe tapu resmi alınarak Halep
hazinesine teslim edilmiştir. Eskiden 11.703 akçe noksanı
ile halka 63.297 akçelik haraç tarh edilmiş, herkesin
eline mühürlü ve tafsilatlı (ayrıntılı) tezkereler
(belgeler) verilmiştir. Köylerdeki ve mezralardaki Rumani
zeytin ve diğer ağaçlar eski defterdeki gibi kabul
edilmiştir. Koyun ve keçi kuzulayıp sürüye katıldıktan
sonra oğlakları ve kuzuları ile sayılarak her iki baş
hayvana bir akçe vergi alınacaktır. Her arı kovanı için de
bir akçe resim verilecektir. Her kızdan 60 ve duldan 30
akçe resm-i arus yani evlenme-düğün vergisi alınacaktır.Ceraim
hususlarında Kanun-i Osmani'deki miktarlar ödenecektir.
Salp ve siyasete müstehak (idamına hükmedilen) olanlardan
bedeli siyaset diye para alınmayacak, bunların günah
işledikleri yerlerde (Suç yerinde) siyaset (idam edilerek)
haklarından gelinecektir. Bu livada serbest umarlardan
başkalarının umarlarında vaki olan cürmü cinayetten alınan
akçenin yarısı kanun üzere sancak Beyine gelir yazılacak
yarısını da (imar sahibi alacaktır. Evkaf ve emlak içinde
bulunan, timarların müşterek olmayan cürmü cinayet,
padişahların hassına kaydedilir.Sancak beyine ve başkasına
hiç para verilmez."
Bu değerli bilgilerden çıkan sonuç şudur:
Özellikle zeytinlerin bakımı için reform niteliğinde
düzenlemeler yapılmıştır. XVI. yüzyılda, Kilis'te toplam
27 273 ağaç zeytin bulunduğu görülmektedir ki, zeytinlerin
26 402 ağacı, "Rıımani" yani Bizans'tan kalmadır. Osmanlı
halkı, 72 yılda ancak 871 ağaç yetiştirebilmiştir. Ağaçlar
bakımsızlıktan bor kalmış, Rıımani zeytinler, devletin
sayıldığından halk bakıma dikkat etmemiştir. Çünkü
Memluklüler zamanı kanuna göre, gelirin dörtte üçü
Emir'indi.
Canbolat Hüseyin Paşa, vergi ve kural koyarken titizlikle
yerinde incelemelerde bulunmuş, halkı dinlemiş, onların
fikirlerini sormuş, hatta "öneri" alarak yeni düzenlemeler
yapmış, zeytinleri halka tapulamıştır. Vergilendirmede
halkın gücünü aşmamaya özen göstermiş, idam edilenlerden
alınan vergiyi çağdışı bularak, kaldırmıştır.
CANBOLAT-DÜRZİ İLİŞKİSİ
Kilis'in kurulması, kentleşmesi gelişmesinde çok önemli
yeri olan Canbolatlar'ın mezhebi, işin aslı Kilis'i
yakından ilgilendirir. Kilis'i Dürzilerin mi kurup
yönettiği araştırılmaya değer.
Bazı kaynaklarda "Dürzi" oldukları yazılmıştır. Ailenin
tarihi konusunda bilgi veren "Şerefname" den sonra ikinci
kaynak Şeyh Tanus'tur.Bundan alıntı yapan İ.H. Konyalı bu
konuda şu bilgileri vermektedir:
"Oruçovası yenilgisi üzerine Canbolatlar sinip gizlendiler
Aileden Sait, oğlu Ribah Maanoğlıı ailesinin isteği
üzerine, Lübnan'a gitmişti. Kendisine, büyük itibar
gösterildi. Beyrut'a yerleşmesi sağlandı. Emir Fahrettin
kendisine çok saygı gösterdi. Çünkü önemli işlerde
danışmanlığını yapıyordu. Fahrettin'in hazinedarı Şeyh Ebu
Nadi, Canbolad'ı çok sevdi. Aralarında dostluk kuruldu.
1631'de Emir Fahrettin Canbolad'ı elli muhafızla birlikte
"Sakil' Ermin" Kalesi ne gönderdi.Aliyy-il Harisi oğlu
Emir Taberiyye'den korktuğu için kalenin muhafazasını ona
emanet etti. Canbolad bu kalede iki sene kaldı.1640'ta
burada öldü. Oğlu Ribah, Şuf’a yerleşti. Burada öldüğünde;
Ali, Faris, Şerefeddin adında üç oğlu kaldı.Bunlardan Ali
Şufun büyük şeyhlerinden Kadı Şeyh Kaplan'ın kızı ile
evlendi. Bıı Şeyh Hz.Ali'nin nesebindendi Şeyhin erkek
evladı yoktu. Şeyh ölünce, Şuf büyükleri , damadını yerine
tayin için Vali Emir Haydar Şihabi'den ricada bulundular
ve kendisine bunun için yirmi beş bin kuruş para verdiler.
Ali, şeyhin postuna oturdu. Buranın mukataası (Vergi
geliri) kendisine verildi. Adaletli bir düzen kurdu.Zulmü
ortadan kaldırdı.Bölgede rahat ve huzuru sağladı.Şeyhler
şeyhi oldu."Ş.Tanus, Şuf Canbolatları için şunları
ekliyor:
"Canbolatzadeler buralarda büyük hizmetler görmüşlerdir.
1858'de II.Mahmut'un zevcelerinden birisi Hac için
gidiyordu. Canbolatoğullarından Sait Bey, Şam yolunda
karşıladı.Şerefine ve hanedanına uygun hizmette
bulundu.Sultan da buna karşılık kendisine kıymetli
hediyeler verdi.
Said Bey Lübnan'da ahlakiyle, faziletiyle, büyüklüğü ve
bilgisi bilgin severliği ile yoksullara yardımıyla
meşhurdu.Dedesi Şehit Canbolad'ın bütün hasletlerini
kendisinde toplamıştı"!.H.K.bu konuda (Bak.S.442) şunları
yazar:
"Lübnandaki Canboladoğulları'nın bazı mukataalarının
Dürzilerin içinde bulunmasından başta tarihçi Ata olmak
üzere bunların Dürzi olduklarını yazıyorlar.Bu aile Dürzi
değildir.Bazı siyasi olaylar onları Dürzilerle dost
yapmıştır."
Canbolat Hüseyin Paşa'dan sonra, Kilis'te yönetimde bulunup
bayındırlık alanında eser bırakan olmadığı gibi,
Canbolatlar dışında, cami ve hamam bir yana eser
bırakanlar da yoktur..Ali Paşa isyanından sonra
gizlendikleri, Kilis'te kalanlarının da mütevazı bir yaşam
sürdürdükleri anlaşılıyor.
Tabakhane mahallesinde “Tabakhane Camii" adı ile bilinen
caminin Kanuni döneminde,"Şeyh Hacı Gökçe" adı ile Hacı
Hasan tarafından yaptırıldığı gibi, Ketenciler
Mahallesindeki Çirazoğlu Camii'nin kitabesinde "Bu camii
1598 yılında Bayraklıoğlu Kasım yaptı" cümlesi yazılı
olduğuna göre, XVI. yüzyılın sonlarında cami yaptırma
işlerinin sürdüğü, ancak bu yapıların mimari değer
açısından büyük bir önem taşımadığı görülüyor.
DİĞER BAYINDIRLIK ESERLERİ
XVI.yy. sonlarında Kilis'in en önemli bayındırlık
eseri;Tanrı verdi Hasan Bey'in I590'lı yıllarda yaptırdığı
Muallakaltı Camii ile "Çukurhamam "(Hasanbey Hamamı)dır,
Hamam halen Hasanbeyhamamı" olarak biliniyor.Camiye
vakfedilmiştir.Hasan Bey Canbolatların görevli bir memuru
(Muhassıl) idi. 1598 tarihinde Kilis'te ölmüş ve
Muallakaltı Camisinin bahçesine gömülmüştür.Cami ,
Kilis'in en eski mahallelerinden Meşhetlik
Mahallesindedir.Kocahamamı, Tabakhane Camii, Büyük
Bedesten, Yahudi Havrası da bu mahallededir!

Fellah Kasteli 1590'larda Abaza Hasan Ağa tarafından
yaptırılmış. 1624 yılında Üştüroğlu Seyyid Abdurahman
tarafından restore edilmiştir.Hasan Ağa'nın sonradan
"Abaza Hasan Paşa" adı ile ünlendiğini sanıyoruz.
XVI.yüzyılın sonu ile XVII.yüzyılın ilk yılları Kilis'in
gelişme ve büyüme dönemi olarak yukarı da özetlenmeye
çalışıldığı gibi kapanmıştır.
XVII. YÜZYIL
Bu yüzyılda, 1607'deki Canbolatoğlu Ali Paşa isyanı bir
yana, önemli olaylar görülmüyor. Daha doğrusu askersel
olaylar yoktur. Bayındırlık alanındaki gelişmelerin de
ancak cami yapımı ve onarımları biçiminde sürdürülebildiği
gözlenmektedir.
1624'te Satılmışoğlu Hacı Osman, Karaali Mahallesindeki,
şimdi "Kesikminare Camii" Olarak bilinen Cami'yi
yaptırmış, fakat minaresi yarım kalmıştı.Bu yüzden cami "Kesikminare
Camii" olarak adlandırılmıştır.Sadrazam Koca Halil Paşa
Maraşlı idi.I627'de görevle Halep'e geldiğinde yarım kalan
minareyi tamamlamıştı.Kitabesinde bu yüzden "Bu minareyi
Halil Paşa yaptı" diye yazılmıştır. (Î.H.K.S.362)
Diğer yapılar ise, Kölemenler zamanından (1460'lı
yıllardan kalan) Alacacı-Katrancı Camii'dir.Kilis Zabiti
Murtaza Ağa tarafından 1659'da yenilenmiştir.İpşir Paşa
Çeşmesi, 1651 'de İpşir Mustafa Paşa Halep Valisi iken
onun tarafından yaptırılmıştı.
İpşir Paşa, sonradan sadrazam olmuştur. Kendisi
Canbolatoğullarının kethüdası (bir tür askeri memur) olan
Abaza Mehmet Paşanın bacısı oğludur.Büyük olasılıkla,
annesi, Kilisli bir Türkmen kızıdır.İpşir Mustafa Paşa'nın
Kilis'le akrabalık bağı bu nedene dayanır.
Diğer çeşme 1635'te yaptırılan "Kurtağa Kasteli"dir. Kilis
Valide Sultan hassı olduğundan, geliri valide sultana ait
olup, onun adına yöneten ve gelirini sultan adına
toplayanlara "Voyvoda" denilirdi.Kurt Ağa, Kilis Voyvodası
iken kastel O'nun tarafından yaptırıldığı için bu adı
almıştır.Kurtağa çeşmesinin suyu, Kilis'in en iyi içme
suyudur.Son yıllarda biçimi değiştirilmiş sözde dinsel bir
hava vermek için özgün yapı acaip bir biçime sokulmuştur.
Alacacı Camii onarım kitabesinden XVII.Yüzyıl ortalarında
Kilis yöneticisinin Murtaza Ağa adında biri olduğunu
öğreniyoruz. Bu ağanın da sonradan "Paşa" rütbesi ile
Halep Valiliği'ne getirildiği anlaşılıyor.

Bundan sonra, Kilis'te yöneticiliğe "Kör Hüseyin Ağa"
gelmişti.Bu da, 1624'te kentin en eski mahallelerinden
biri olan Hindioğlıı Mahallesindeki camii yaptırmıştı.
Cami ve medrese "Hindioğlu Camii" adı ile bilinir."Haki-i
Kadim" bu camiin medresesinde "Islırlap" (Yükseklik
Bilimi) okutmuştur. Kör Hüseyinağa sonradan paşalığa,
Vidin Seferi Serdarlığı'na kadar yükselmiştir. Cami ve
medrese stili bakımından tipik bir Osmanlı kalıntısıdır.
1648'de Katip Çelebi'nin kaleme aldığı "Cihannüma" adlı
kitabında Kilis konusunda çok az bilgi var.Kilis'in bir
sancak merkezi olup, Halep Eyaleti'ne bağlı olduğu Azez
ile karıştırılıp kalesinden söz edilir..
Bu yüzyılın sosyal yardım konusundaki yapılarından biri
de, Şıh Camii karşısında 1656'da Kıblelizade Mustafa Ağa
tarafından yaptırılan Şıh Kasteli'dir.
EVLİYA ÇELEBİ'NİN İZLENİMLERİ (1661-1662)
Bu yüzyıl için gerçeğe yakın bilgileri Evliya Çelebi'nin
ünlü "Seyahatneme" sinde buluyoruz. Evliya Çelebi Kilis'i
görerek XVII. yy.daki durumunu, gözlemlerine dayanarak
aktarmaya çalışan bir gezgindir.Her ne kadar verdiği bazı
bilgiler abartmalı ise de, gerçeğe çok y akındır. 9.
cildinde Çelebi şu bilgileri veriyor:
"Kilis, Halep Eyaletinde sancaktır.Lakin valide sultanların
Hass-ı Hümayunları'ndan yetmiş yük (yüz bin akçe bir yük)
akçe ile tasarruf olunur bir sancaktır ve beş yüz payesi
ile sadaka olunur şerif kazadır"
Bugünkü Türkçe ile Evliya Çelebi şöyle sürdürür:
"Sancak beyi seksen binkuruş gelir sağlar. Kethüdayeri, ayan
ve eşrafı vardır. Kalesi harap olduğundan kumandanı ve
yüksek
bürokratı şeyhülislamı yoktur.Com Kürtlerinin korkusundan
evleri dirsek dirsek bitişik yapılmış
bir kale gibi kendini yüksek divarlarla korumaya
çalışmıştır.Divarların uzunluğu 7360 adımdır.
Kentin sekiz çıkış kapısı vardır. Bunlar; Ayın Tedribesi
(kapısı), Büyük Tedribe, Küçük Tedribe, Yusuf Çelebi
Tedribesi Alçak Tedribe , Çulha Tedribesi gibi
çıkışlardır. Bunların bir de hendeği olsa sağlam bir Kilis
Kal'ası'ndan söz edilebilirdi. Bunların içindeki
mahalleler beş tanedir. 4660toprak ve kireç örtülü ev
vardır ve hepsi sağlamdır.Otuz camisinden en güzeli,
Canbolat Camisi, Padişahlara özge bir camidir. Şahane bir
minberi ve mihrabı, türlü türlü renkli mermerlerle
süslenmiştir. Bunları işleyecek bu yüzyılda usta
bulunamaz"
Çelebi, cami konusunda çok ayrıntılı bilgi ve övgüler
sıraladıktan sonra, kentin diğer camilerinden söz açarak
adlarını saymaya başlar:
"Canbolat Camii'nden sonra Ulu cami ve Şeyh Camii gelir.
Çarşı içinde (Bedesten ve çevresinde) Hasan Bey Camii
(şimdi Muallakaltı Camii adı ile bilinen) cami gelir ki,
çok sağlam merdivenle çıkılır bir yapıdır. Tabakhane camii
toprak damlıdır. Güneyne Camii de kubbelidir (Kubbesinin
sonradan yıkıldığı anlaşılıyor) ve Ali Subaşı Camii kireç
örtülüdür. Ali Çavuş Camisi (Pirlioğlu) Hacı Hilal
Mescidi.Yedi medrese ile 11 ilk okul ve dokuz çeşme var
2700 dükkan ile üç hamamı var (Hasan Bey Hamamı ile Toğlu
henüz yapılmamıştı. Çelebi üç hamamdan söz etmiştir)
"Hepsinden güzeli çarşı içindeki Paşa Hamamı'dır. Halep ve
Bursa'dakine benzer bedesteni on bir handan en büyüğü
Canbolat Hanı demir kapılıdır. Kırk kahvehanesi, yedi
tekyesi var. Bunların en büyük ve güzeli. Bey Sarayı
yanındakidir (Mevlevihane) dört yanı güller ve su
sebilleri ile donatılmıştır. Bu şehrin tüm sokakları temiz
kaldırımlarla kaplı halkının eli hünerli amma fukaradır!
Bağ ve bahçeleri Kilis Ovasını süsler. Yer yer öyle
selvileri var ki her biri yeşil meleğe benzer. Bütün
saraylardan en güzeli Canbolatoğlu'nunkidir.Diğer
saraylar.Mustafa Ağa Sarayı, Hacı Ağa Sarayıdır. Bu şehir
çok eskiden bir büyük şehir olduğu için nice nice
evliyalar gömülüdür"
Evliya Çelebi, Kilis'in bu yüz yıl koşullarında
gelişmişliğini ve bayındırlığını en kesin kanıtları ile
ortaya koymuştur.
1677'de Kilis yönetiminin "Kilis Zabiti" adı altında,
Abaza Mehmet Ağa'nın elinde bulunduğu görülmektedir. Bu
da; kentin güneyindeki ve halen "Özbeğin Camisi" adı ile
bilinen asıl adı "Şeyh Süveyden" olan, caminin
kitabesinden çıkarılmaktadır. Kitabede bu bilgi şöyle
yazılıdır:
"Bu camii 1677 yılında Kilis Zabiti Abaza Mehmet Ağa'nın
katibi Valide Sultan kethüdası Mustafa Efendi'nin tabii,
hayır yapmayı sevenlerden Yusuf Efendi yeniledi."
Abaza Mehmet Ağa Canbolat Oğullan'nın kethüdalığını yapmıştı.
Sonradan "Paşa" olmuş, Osmanlı devletine büyük hizmetleri
geçtiği gibi, isyanı ile de ünlüdür.